Ilk müfessir kimdir? | eftenpuftan

eftenpuftan

Son Yazılar

  • Dünyaya Türkçe konuşturdunuz da bir Risale-i Nur’un diline mi bizi çıkaramadınız?
  • Hani biz kardeştik?
  • Benim Saftirik’im, senin Calliou’yu döver!
  • Meğer beddua ne büyük nimetmiş!
  • Yakın tarihle neden hesaplaşmalıyız?
  • Aşk, hüzünsüz olur mu?
  • Saftirik mi, Cedrik mi? İşte bütün mesele…
  • Gençliğe hitabe, empati ve faşizm
  • Yüreğim aşkı arıyor…
  • Müspet milliyetçilik var mı?
  • Kategoriler

    • Aktüel (40)
    • Ateizm (29)
    • Aşk (30)
    • Çocuk (6)
    • Öykü (5)
    • Özeleştiri (18)
    • Özlem (18)
    • Besmele yazıları (1)
    • Deneme (83)
    • Deneme/Yanılma (25)
    • Din (9)
    • Eleştiri/Yorum (36)
    • Gençlik (11)
    • Gezi (2)
    • Hatıra/Anı (3)
    • Hayat (33)
    • Hayata Dair (13)
    • Küçük Sözler (5)
    • Kitap Eleştirisi (41)
    • Korku (14)
    • Makale (42)
    • Masal (4)
    • Medya (10)
    • Mektup (15)
    • Milliyetçilik (5)
    • Mizah (7)
    • Psikoloji (47)
    • Risale-i Nur (41)
    • Savaşlar (4)
    • Siyaset (18)
    • Sosyoloji (28)
    • Tarih (8)
    • Tasavvuf (21)
    • Tefsir (10)
    • Uncategorized (26)
    • Yazmak (31)
    • Yaşlılık (6)
    • Yirmi Üçüncü Söz Okumaları Ders Notları (6)
    • İhtiyarlar Risalesi (1)
    • İnsan (77)
  • İlk müfessir kimdir?

    Müfessir denildiğinde aklımıza gelen ilk tarif, “Kur’an’ı usulüne uygun bir şekilde yorumlayan ve açıklayan”[1] şeklinde oluyor. Bu tarifle beraber, tahmin ediyorum, hemen hepimizin hatırına ve hayaline cilt cilt kitaplar ve ayet altlarında verilmiş uzun uzun izahlar geliyor. Kimimiz “Bediüzzaman Said Nursî” Hazretlerini hatırlıyoruz hemen. Kimimiz ilk müfessirlerden sayılan Abdullah bin Abbas’ı (r.a.)… Kimimizse daha başka isimleri tahattur ediyor belki…

    Doğrudur. Aklımıza gelen isimler yanlış değil. Bu insanlar ve daha başkaları da Kur’an’ın semasına çıkmamız ve onu anlama seviyesine gelmemiz için bize mübarek merdivenler hazırlamışlardır. Ancak bunlardan öte ve bunlardan evvel Kur’an’ı tefsir eden birisi daha olmuştur ki, pek çoğumuz, onun da bir tefsiri olduğunu belki bu anlamda bilmiyoruz. Hâlbuki o, öyle bir tefsiri, hayat kalemine almıştır ki, bir daha dengi yazılmaz. Onun gibi bir müfessir bir daha ne çıkmış ve ne de çıkar.

    Hepiniz merak ettiniz değil mi bu müfessiri? Belki de pek çoğunuz “Yazdığı eserin ismini öğrensek de çevremizdeki kitapçılarda arasak” dediniz içinizden… Fakat biliyor musunuz, onun yazdığı bir kitap da yok! Evet, onun yazdığı tek satır bile yok. Tefsiri biraz farklı… O, cilt cilt kitaplar yazarak yapmamış bunu. Yapamamış, zira bizce bir müfessirin olmazsa olmazı sayılan okuma yazma hüneri onda bulunmuyormuş. Gariptir, o “Ümmi” imiş. Ama bizim gibi milyonlar bakar-körlere bedel bir ümmi… En okur ve en yazarlarımızın bile ilminin yüzde birine yaklaşamadığı bir güzel ümmi… Bu yüzden o, yazarak yapmamış bu tefsiri. Kendi bildiği bir dille yazmış zaman sayfasına, öğrendiklerini. Yaşamış.

    Yaşamış, hem de hayatının en son anı ve vücudunun en son zerresine kadar… Kulluğun en son boyutu, beşerin çıkacağı en son noktaya kadar… Aczin en son seviyesi, izzetin en âli mertebesine kadar… Korkunun en son haddi, ümidin en şiddetli mertebesine kadar… İnsanın dayanabilirliliğinin sınırı ile meleklerin gıpta edeceği yere kadar… Öyle bir yaşamış ki, onun yaşayışını izah etmek için bile cilt cilt kitaplar yazılmış vefatından sonra… Ona da farklı bir ilim dalı kurulmuş. O yolda da birçok insan, asırlarca dimağını zorlamış, şakaklarını zonklatmış ve eserler telif etmiş…

    Düşününüz lütfen! Bir insanı anlatmak için kurulan bir ilim dalı… Ve kendisini anlamak için ancak bir ilim dalının yeterli olabileceği kadar büyük bir insan. Fizik kadar büyük, kimya kadar geniş, matematik kadar derin, biyoloji kadar sırlı. İşte, bu noktada muhaddisler çıkmış ortaya… Onu anlatabilmek için yaşayan insanlar. Lafı çok fazla uzatıp da hakikati incitmeyelim. Hepimiz biliyoruz aslında bu “İlk müfessir kim?” sorusunun cevabını… Biliyoruz, ama yeniden öğreneceğiz.

    Ne garip! Ben de yıllardır bildiğimi, sanki daha yeni öğreniyorum. Bazen dikkatle okuduğu bir satır, bildiklerinin tümünü yeniden öğretiyor insana… Tahattur bir bakıma taharri de sayılıyor… Ben de işte Risale-i Nur Külliyatı’dan bir yeri okurken fark ettim, bu size anlattıklarımı. Hâlbuki daha önce de okumuştum, lakin nedense fark etmemiştim. Bediüzzaman Hazretleri orada, talebelerinden Refet Ağabeyin “Veya onlar gündüz uykusunda iken”[2] ayeti hakkındaki sualine bir cevap veriyor. Fakat enteresan bir şekilde hiçbir yerden nakille izahatta bulunmaya gerek duymuyor. “Falanca âlim gündüz uykusunu şöyle tarif eder, filanca böyle tarif eder” demiyor. Bizzat sünnet-i seniyeye müracaatla, Efendimizin hayatında uyguladığı öğle uykusunu (yani diğer bir ismiyle söyleyecek olursak “kaylûle” uykusunu) izah ediyor. Onunla yanıt veriyor bu soruya.

    Rica ederim, çok önemli, bu noktaya dikkat buyurunuz. Üstad bu nüktede neye işaret ediyor? Neyi nazarımıza veriyor? Demek ki, bir ayetteki bir küçük kelimecik, bir kısa ifade, bir nükte, hemen karşısında cevap olarak Efendimizin hayatından bir fiili buluyor… Yani o kelime, o ifade eğer kâinatta bir fiile isabet ediyorsa, Efendimiz hemen onu hayatıyla gösteriyor… Kelam, kevn ile Efendimiz (a.s.m.) vasıtasıyla buluşuyor… Kur’an, kâinatla adeta o noktadan bağlantı kuruyor.

    Kim bilir, Kur’an’da bizce anlamı çözülememiş ne küçük nüktecikler, ne küçük kelimecikler var ki, karşılıkları birer fiile tekabül ediyor. Efendimiz de hayatında bir uygulamayla o ayete karşılık bir fiil yaşıyor. Biz bilmiyoruz ki, o sünneti niçin yapıyoruz, ama Resul-i Ekrem biliyor. Bilerek yapıyor.

    O, o makamda ne yaptığını çok iyi biliyor… Fakat biz, aklımızın azlığından, şuurumuzun darlığından mıdır bilinmez, hikmetini bazen ihata edemiyoruz. Bizim yaptığımız küçücük işler bile intisap sırrıyla, aslında meleklerin bile arasında medar-ı bahs olacak bir ehemmiyeti buluyor. Bizim küçük gördüğümüz hayatlarımız, kâinattaki kanunların uçları haline geliyorlar… Bu yüzden Kur’an, yer verdiği peygamber kıssalarında, bizce küçük gözüken meseleleri, büyük önemi varmış gibi tekrar tekrar anlatıyor… Zira onlar gerçekten büyük öneme sahip hadiselerdir. Büyük kanunların uçlarıdır onlar… Çok büyük meseleleri, misaller dürbünüyle ve vasıtasıyla, herkesin anlayacağı bir şekilde aktarıyorlar… Bilmememiz, olmamasına delalet etmeyeceğinden, hikmetlerini kavrayamadığımız da dahi, cahilliğimizi, bilmişlik sanıp onları küçük görmüyoruz ve görmemeliyiz. İşte bu küçük örneklerde de apaçık görülüyor ki, Fahrimiz, Fahr-i Kainat Efendimiz (a.s.m.) hiçbir fiilini boşuna yapmamış, hiçbir sözünü hikmetsizce söylememiş. O hep müfessir olmuş. Müfessirlik yapmış.

    Evet, doğrudur… Bizim kafamızdaki kalıplara uymayan bir müfessirlik yapmış. Yazmamış, yaşamış… Ama o cilt cilt kitaplar da zaten, bize İslam’ı yaşamasını öğretmek için değil mi… O (a.s.m.) yazmamış, yaşamış… Ama o kadar güzel yaşamış ki… Hayali hatırımıza gelince gözlerimiz yaşarıyor, burun kemiklerimiz sızlıyor…

    Kur’an nasıl bir kitaptır, kâinat da öyle bir kitaptır. İnsan da öyle bir kitaptır. Hele Hazret-i Peygamber, o da kâinatın bir meyvesi ve numunesi harika bir kitaptır. Birinci kitap Kur’an, ism-i Kelam’a gider. İkinci kitap kâinat Kadîr ismine varır. Üçüncü kitap olan Fahr-i Kâinat Efendimiz ise gider ya ondaki sanatın güzelliğiyle Sani ismine varır veya ondaki rahmet tecellileri ve onun bizler için bir rahmet vesilesi oluşuyla Rahman ismine gider dayanır. Onda esma öyle temerküz etmiştir, onda celal ve cemal birlikte öyle tecelli etmiştir ki, sınıflara bölünüp, ayrılması çok zordur. Birisini gören, “Diğeri yoktur” diyemez. Ancak “Ben göremedim” diyebilir…

    Evet, o (a.s.m.) çok kıymetlidir. Allah’ın kıymetlisidir. Kur’an’da Cenab-ı Hakk onun konuşmasını “İn hüve vahyun yuha”[3] yani “O kendi heva ve hevesiyle konuşmaz, vahiy ile konuşur” diyerek tarif ederken, bazı safdillerin gene hadisin tarifiyle “Aramızda Allah’ın kitabı vardır. Onun içinde helâl olarak bulduğumuzu helâl sayar, haram olarak gördüğümüzü de haram sayarız” [4] demeleri ne kadar aptalca ve ahmakça bir yalan düşer, midesi kaldıranlar eğer istiyorlarsa, düşünebilirler!

    Bu konuda cevap vermek bize düşmüyor… Cenab-ı Hakk kıymetlisini, pek çok ayetle zaten müdafaa ediyor ve kimseye ezdirmiyor… Ve Habib-i Ekrem, Hatib-i Benî Âdem, ikna ve ispatta Ebu Cehil’i susturduğu gibi, bu zamanın cahillerini de pek rahat susturuyor… Haydi biz dillerimizi ısırıp, susalım da hakikat konuşsun: “Oysa Allah Resûlünün haram kıldığı şey de, Allah’ın haram kıldığı şey gibidir.”[5] “Dikkat edin! Bana Kitap verildi. Bir o kadar daha verildi.”[6] “Peygamber Size neyi verdi ise onu alın, size neyi yasak etti ise, ondan sakının”[7] Bu cümlelerden sonra söylenecek, izah edilecek bir şey kaldı mı? Tahmin etmiştim.