İslam ve insan | Mehmet Nuri YILMAZ | Köşe Yazıları

İslam ve insan

MANEVİ ve maddi iki yönü olan insanın, rengi, ırkı, dili, dini ve statüsü ne olursa olsun hiçbir ayrıma tabi tutulmadan zaruri olan maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermesi hakkıdır. Buna kısaca insan hakkı denilmektedir.

Cenab-ı Allah, Kuran-ı Kerim’de insanı en güzel surette yarattığını (Tin, 95/4) ve şerefli kıldığını (İsra, 17/70) tüm insanlığın anne-babasının aynı olduğunu (Hucurat, 49/13) beyan etmektedir. Bu mesajların, 15 asır önce; kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, kadın ve kölelerin insan sayılmadığı ve pazarda da mal olarak alınıp satıldığı, zenginlerle fakirlerin kesinlikle eşit görülmediği bir topluma geldiği ve ilk defa onlara tebliğ edildiği düşünülünce, önemi daha da artmaktadır.

O günkü toplumun İslam’a karşı çıkmalarının en önemli sebeplerinden biri de İslam’ın getirdiği bu prensiplerdir.

Modern dünyada ancak 18. ve 19. yüzyıllarda insan haklarının temel ilkeleri olarak ortaya çıkan eşitlik, hürriyet, adalet ve kardeşlik gibi kavramlar, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayan İslam dini tarafından 11 asır önce vazedilmiş ve Hz. Peygamber tarafından hayata geçirilmiştir. İslam tarihi bu prensiplerin Müslümanlar tarafından benimsendiğini ve uygulandığını bizlere haber vermektedir.

Hz. Ömer, Ömer Bin Abdülaziz, Harun Reşid ve Fatih Sultan Mehmed gibi idareciler bu hakların uygulanması, Ahmet Yesevi, Mevláná Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi düşünürler de bu prensiplerin yaygınlaşması bakımından önder şahsiyetler olarak kabul edilmektedir.

Bütün insanlara tanınan temel hakları belirten İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 10 Aralık 1948 tarihinde toplanan Paris Kongresi’nde Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na üye devletler tarafından 48 ülkenin olumlu oyuyla kabul edilmiştir. Bu belgeyle ırkçılık, kölelik ve işkence, insanlık aleyhine işlenen suçlar olarak kabul edilmiş ve yasaklanmıştır.

Seyahat hürriyeti, özel hayatın gizliliği, din ve vicdan özgürlüğü, haberleşme özgürlüğü, düşünce ve onu serbestçe ifade etme özgürlüğü, seçme ve seçilme özgürlüğü, kadın-erkek eşitliği, sosyal güvenlik vb. haklar ne acıdır ki bugüne kadar birçok gelişmiş devlet tarafından bile ihmal edilmiştir.

İnsanlar için bir rahmet olan İslam, bu beyannamedeki hakların hepsini asırlar önce zikrederken işin başına hayat hakkını koymuştur. Kuran-ı Kerim bu konuda, ‘Kim bir cana kıymayan ve yeryüzünde bozgunculuk yapmayan bir canı (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur’ (Maide 5/32) buyurarak insan hayatının ne kadar yüce olduğunu göstermiştir.

İslam, düşünceye bir sınır getirmemiş, insanları düşünmeye, akıl yürütmeye davet etmiş, din ve vicdan hürriyetini tanımış, farklı dinlere mensup insanlardan oluşan bir toplumda yaşamanın örneğini de bizzat Hz. Peygamber vermiştir.

Allah insanı yaratırken tüm haklarını da ona vermiştir. Yaradılıştan beri gönderilen tüm peygamberler de Allah ve kul haklarını insanlara öğretmek ve uygulayarak örnek olmak için gönderilmişlerdir. Yapılan kanunlar, beyannameler bu hakların korunması için yapılmaktadır. Bu manada Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi, insanlık tarihinin ilk ‘İnsan Hakları Beyannamesi’ niteliğindedir.

SORALIM ÖĞRENELİM

İkinci derece akraba evliliğinden dolayı özürlü doğan çocuk var. İslam’ın bu konudaki görüşü nedir?

İkinci derece akraba evliliğini İslamiyet yasaklamamıştır. Bu evliliklerden doğacak tüm çocukların mutlaka özürlü olacağına dair kesin tıbbi bir kural yoktur. Bugünkü gelişmiş tıbbi imkánlar çerçevesinde bu tür evlilikler yapılmadan önce genetik araştırmaların yapılması ve çıkacak sonuca göre hareket edilmesi daha doğru olur.

Ehl-i Beyt’i Nuh’un gemisine benzeten hadis nerede geçiyor?

Söz konusu hadis, Hákim’in Müstedrek’inde ‘Ehl-i Beyt’im Nuh’un gemisi gibidir. Bu gemiye binen kurtulur ve dışında kalan ise helak olur’ şeklinde rivayet edilmiştir.

İtikafa çekilmek ne anlama gelir, dinde yeri var mıdır?

İtikaf; cemaat, köy, mahalle vb. halkından en az bir kişinin mescide çekilerek bir müddet kendini ibadete vermesi, evinden, işinden ayrı kalması ve halkla günlük işlerini askıya alması şeklinde yapılır. Hz. Peygamber, ramazanın son on gününde mescitte itikaf ibadeti yapmış, son yılında bunu iki katına çıkarmıştır. Kuran’da ‘Mescitlerde ibadete çekilmişken kadınlarla cinsi ilişki bulunmayın’ buyurulmuştur.

Fatiha ne demektir? Namazın her rekatında niçin tekrarlanıyor?

Fatiha; ilk, evvel, başlangıç demektir. Kuran’ın bütün mesajlarını, mana, bilgi ve hükümlerini içermektedir. Yani Kuran’ın özetidir. Bundan dolayı namazda tekrarlanmaktadır.

Organlarım için bir yere başvurmak istiyorum, günah diyorlar. Bilgi verir misiniz?

Arslan Şenol MEHMET

Bu konuda daha önce bir makale yazmıştım. Organ bağışlamak, bir hayat kurtarmak demektir. Çok sevabı vardır. Hemen organınızı bağışlayınız.

Rüyada cinsi ilişkide bulunuyorum. Uyandığımda yaş izine rastlıyorum. Boy abdesti gerekir mi?

Bu durumda boy abdesti almanız gerekmez.

Umre, hac yerine geçer mi?

Umre sünnettir. Farz olan haccın yerine geçmez.

Çirkeflikleri sınır tanımıyor!

Mehmet Nuri YILMAZ

Uzun zamandan beri yapılan toplumsal ve diplomatik uyarıların da ne yazık ki bir etki yapmadığı görülmüştür. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan 2 milyara yakın Müslümanı rahatsız eden, rahatsız etmekle de kalmayıp ayağa kaldıran bu saygısızlıklara artık bir son verme zamanının geldiğini düşünüyoruz. Bu kayıtsızlık böyle devam ederse korkarız ki insanlık yakın bir gelecekte telafisi oldukça zor sorunlarla karşı karşıya kalacaktır. Yapılan ağır tahrikler karşısında sorunun giderek bir “güvenlik sorunu” olma istidadı kazandığı yolundaki gözlemimizi de kaydetmek isteriz..

Yazımızın başında böyle bir uyarıyı insanlığın barışı adına seslendirmek istiyoruz. Başta İslam dünyası olmak üzere bütün uygar ülkeler BM çatısı altında bir araya gelerek bu soruna çare bulmakla yükümlüdürler. Aksi halde dünyanın bir anda kendisini bir kaos ve çatışmanın ortasında bulabileceğini, insanlığın asırlar sonra yeniden büyük bir dramla karşı karşıya kalabileceğini görmeyen gözlere, kapanan idraklere anlatmak durumundadırlar.

Bildiğimiz kadarıyla İslam Konferansı Örgütü’nün teşebbüsüyle bu konuda BM nezdinde başlatılmış bir çalışma da var. BM İnsan Hakları Komisyonu’nda kabul edilen tasarı bütün dünya milletlerine “herhangi bir din veya mensuplarına karşı hakaret, kin ve şiddet içeren ırkçı ve yabancı düşmanı fikirlerin yayılmasının yasaklanması için kararlı adımlar atma” çağrısında bulunuyor. Baş gösteren tehlike karşısında, bu tasarının bir an önce yasalaşarak hayata geçirilmesinin ne kadar acil bir önem taşıdığını anlatmaya bile gerek yoktur. Beklentimiz, bunun mümkün olan en kısa sürede gerçekleştirilmesidir.

Böyle bir sorunu demokrasi ile, basın özgürlüğü ile açıklamak veya tolere edebilmek mümkün değildir. İnsanların ve toplumların kutsalına hakaret etmek, her şeyden önce insanlığın asırlar boyunca geliştirdiği evrensel ilkelere aykırıdır. Bu değerler içerisinde herhangi bir din veya inancın ayrıcalıklı bir yere konulması ise mümkün değildir. Bütün inançlar ve o inançlar içerisinde yer etmiş bütün kutsallar ve semboller müntesipleri için değerlidir. Kur’anda, kendi eliyle kırdığı putlara karşı bile tahrik edici tavırlar sergilenmemesi istenmiştir. Ayet şöyle der: “Onların taptıkları putlara sövmeyiniz. Ki onlar da bilmeden Allah’a sövmeye kalkışırlar.”Burada önemli bir tarihi anektodu da kaydetmeden geçemeyeceğiz. İkinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle devam edip oluk oluk kan aktığı bir sırada ünlü şair, yazar Süleyman ve devlet adamı Süleyman Nazif, “Hz. İsa’ya açık mektup” başlığı altında bir makale kaleme alır ve der ki: “Ey İsa! 7 kat yukarıdan ayaklarını aşağı salıp ne duruyorsun? Gel bak ki ümmetin ne zulümler işliyor!” Bu ifadeler devrin bilginlerinden İzmirli İsmail Hakkı’nın hoşuna gitmez. “Edib-i zarif Süleyman Nazif beyefendiye” hitabıyla başlayan makalesinde “Her ne kadar Hıristiyanlar zulüm ve imha hareketlerinde bulunuyorsa da bir Peygambere bu şekilde hitap etmen yanlıştır. Bütün peygamberlere saygılı olmak gerekir. Bu bizim inancımızın gereğidir.” diyerek kendisini nazik bir üslupla saygılı olmaya davet eder.

Hz. Peygamber ırkçılığı telin ediyor

Mehmet Nuri YILMAZ

İNSANLIĞI felakete götüren en büyük hastalıklardan birisi ırkçılıktır. Tarih, bunun kanlı örnekleriyle doludur. Onun içindir ki yüce dinimiz İslam, ırkçılığı en keskin ve şiddetli vurgularla reddetmiş, onu lanetlemiştir. Irkçılık; kişinin, kendi soyunu, kabilesini, milletini ve ırkını diğer ırklardan üstün görmesi, diğerlerini ise hakir görmesi halidir. Irkçılık, fertler ve toplumlar arasında kin, haset, husumet ve düşmanlık duygularını yeşertir. Milli birlik ve beraberliği, din kardeşliğini, sosyal dayanışmayı ve kaynaşmayı bozar. Fertler, kabileler ve toplumlar arasında fitne ve tefrikanın çıkmasına, toplum huzurunun ve barışının bozulmasına; terör, anarşi, kargaşa ve hatta iç savaşların çıkmasına sebep olur.

Birlik-beraberlik, iç huzur ve barışın bozulmasının tabii sonucu olarak ekonomik gelişme ve maddi kalkınma durur. Ekonomisi çöken, maddeten ve manen zayıflayan ve gerileyen bir millet, diğer milletlerin hákimiyetine girer, hürriyet ve bağımsızlığını kaybederek sömürge durumuna düşebilir. Kısaca; ırkçılık, bir milletin inkırazına ve yok olmasına sebep olan bir illettir.

Irkçılığın panzehiri insan sevgisidir. Tevhit ruhunu ikame eden ruh bunda saklıdır. Gerçek manada Allah ve Peygamber sevgisi, din kardeşliği ile birlik ve beraberlik ruhu ancak böyle bir sevgiyle kalplere nakşedilebilir.

Irkçılığı milliyetçilikle karıştırmamak gerekir. Çünkü, milli duygulara sahip olmak ile ırkçılık birbirinden farklı şeylerdir. Milli duygulara sahip olmak, hiçbir zaman ırkçılık olarak değerlendirilemez. Olgun bir Müslüman vatanını, milletini, kutsal değerlerini ve içinde bulunduğu toplumu sever ve sevmelidir.

Bilindiği gibi, vatan sevgisi fıtridir. Canlılar da kendi ördükleri yuvalarını severler. Onların vatanı da yuvalarıdır. Sevgili Peygamberimiz, vatan sevgisinin kutsiyetini imani bir hakikat olarak görmüş, “Vatan sevgisi imandandır” buyurmuştur.

Peygamberimiz, Hicret sırasında Mekke’yi terk ederken, “Allah’a yemin ederim ki, sen yeryüzünün en hayırlı ve Allah katında en sevimli yerisin. Eğer kavmim tarafından çıkarılmamış olsaydım, senden ayrılmazdım” buyurarak kendi vatanına duyduğu sevginin derinliğini belirtmiştir. Bundan anlıyoruz ki, vatanını ve milletini sevmek kesinlikle ırkçılık değildir.

Yüce dinimizin kavmiyetçiliği ve ırkçılığı yasaklayan ayet ve hadislerinden birkaçını, herhangi bir yorum katmadan okurlarımızın dikkatine sunmak istiyorum:

“Ey insanlar, doğrusu, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.” (Huccurat, 13)

“İnsanlar bir tek ümmetten başka (bir şey) değildi. Sonra ayrılığa düştüler.”

“Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da eşini var eden ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının.” (Nisa, 1)

“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz, bunda bilenler için elbette ibretler vardır.” (Rum, 22)

Görülüyor ki, bu ayetlerde insanlık bir aile olarak kabul edilmiş ve insan olmak itibarıyla aralarında hiçbir farkın bulunmadığı, ırk, renk, dil farkının, üstünlük-aşağılık sebebi olmadığı, yaratılış itibarıyla insanların aralarında bir farkın bulunmadığı belirtilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz ise konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! İyi biliniz ki muhakkak Rabbiniz birdir ve babanız da birdir. Bakınız, iyi kulak veriniz, ne Arap’ın Acem’e, ne Acem’in Arap’a, ne beyazın siyaha, ne de siyahın beyaza takva dışında herhangi bir üstünlüğü yoktur.”

“Kim ki, asabiyet (ırkçılık) iddiasında bulunursa bizden değildir, ırkçılık uğrunda savaşan bizden değildir ve ırkçılık uğrunda ölen bizden değildir.”

Konuyla ilgili olarak İslam’ın özünü ve ruhunu çok iyi anlatması bakımından rahmetli Mehmet Akif’ in şu mısralarını zikrederek bugünkü yazımızı sonlandıralım:

“Hani milliyetin, İslam idi. Kavmiyet ne?

Sarılıp, sımsıkı dursaydına milliyetine..

Arabın Türke, Lazın Çerkeze Yahut Kürde;

Acemin Çinli’ye rüçhanı mı varmış? Nerde?

Müslümanlıkta “Anasır mı olurmuş? Ne gezer,

Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.”

Birçok insanla arkadaşlık yaptım ama pek çoğundan zarar gördüm. Kimlerle arkadaşlık yapmam uygun olmaz?

Bu hususta İmam Bakir’in İmam Cafer Es-Sadık’a öğüdünden söz edebiliriz: “Muhteris kişilerle arkadaşlık etme; çünkü o seni tamah ettiği bir lokmaya satar. Cimri ile de arkadaşlık etme; çünkü o da en çok ihtiyaç duyduğun bir anda malı elinden gider diye seninle bağını koparır. Yalancıyla da arkadaşlık etme; çünkü o çöldeki serap gibidir. Sana uzaktan yakın ve yakından uzak görünür. Ahmak ile de arkadaşlık etme; çünkü o sana iyilik edeyim derken farkında olmadan kötülük eder, kaş yapayım derken göz çıkarır. Akrabalarına ilgisiz olanlarla da arkadaşlık etme; çünkü kendi yakınına ilgi duymayan sana hiç duymaz.” Gazali de diyor ki: “Bazı insanlar hem meyveli hem gölgeli ağaca benzer. Hem dünya için, hem ahiret için sana faydası dokunur. Böyle bir insanla dostluk kur. Bazı insanlar da meyvesi olmayıp da gölgesi olan ağaca benzer. Ahiret için olmasa da dünya işlerinde sana bir faydası dokunur. Bununla da arkadaşlık edebilirsin. Bazı insanlar da meyvesi ve gölgesi olmayan ağaç gibidir. Ne dünya, ne ahiret için sana bir fayda sağlayabilir. Bundan da uzak dur.”

Güneş ışınlarıyla ısınan suyla boy abdesti almak caiz midir?

Hiçbir mahzuru yoktur.

Boy abdesti alırken ağzıma, burnuma su vermeyi unuttum, yıkandıktan ve elbisemi giydikten sonra hatırladım. Yeniden boy abdesti almam gerekir mi?

Yeniden boy abdesti almanıza gerek yoktur. Ağzınıza, burnunuza su vererek bunu tamamlayabilirsiniz.

Din ile ilim arasında çelişki yoktur

Mehmet Nuri YILMAZ

İLMİN ve dinin dayandıkları temellerin ve kendilerine özgü metotların farklılığı ve kapsamları göz önünde tutulduğunda doğal olarak akla şu sorular gelmektedir: İlim ile din birbirini dışlayan iki olgu mudur, birbiriyle çelişen iki olgu mudur, yoksa birbiriyle bağdaşabilen iki olgu mudur? Bu bağlamda Galile olayı 17. yüzyıldan itibaren Batı dünyasında din adamları ve aydınlar arasındaki tartışmayı alevlendirmiştir. Bu tartışma, din ile pozitif ilimlerin birbirleriyle çelişik ve birbirlerini dışlayıcı oldukları yolunda bir düşüncenin egemen olmasına sebep olmuştur. Bu olaydan hareketle din ile ilmin bağdaşmayacağı kanaati özellikle Hıristiyan dünyasında yaygın bir kabul görmüştür.

İslam ise ilmi Allah’ın “alim” sıfatının insanda tecellisi olarak görmüş ve ilmi hakikatlerin bulunmasına, gelişmesine, bu konuda araştırmalar yapılmasına büyük önem atfetmiştir. Yaşayan dinler arasında hiçbiri yüce dinimiz kadar ilme önem vermemiştir. Kuran’ın birçok ayetlerinde inananları tabiatı incelemeye, aklı en iyi şekilde kullanmaya, olayların sebeplerini tefekkür etmeye davet eden beyanlar vardır.

Hz. Peygamber’e ilk inen ayet de “Oku!” emriyle başlamaktadır. İslam açısından ilmin ve alimin değeri sonraki dönemlerde bilginlerin geliştirdiği bir yorum değil, bizzat Kuran-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın ilan ettiği bir husustur. Nitekim, Kuran’da şöyle buyurulur: “Allah, sizden iman edenleri ve ilim sahiplerini dereceler halinde yükseltir.” (Mücadele, 11). “De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Fatır, 28) “De ki Rabbım ilmimi artır.” (Taha, 114) Bu hususta muazzez Peygamberimizin şu hadisi abide hükmündedir: “Allah’ım beni ilimle zengin et; akılla ve yumuşaklıkla beze; kötülükten çekinmekle yücelt; kötü işlerde bulunmamakla güzelleştir.”

Ortaçağ’da İslam meşalesinin parladığı sıralarda Avrupa cehaletin karanlığına gömülmüştü. İlmi gelişme, keşif ve icatlar karşısında kilise olumsuz tavırlar alıp müsbet ilmi yasaklarken ve ilim adamlarını en ağır cezalara çarptırırken İslam dünyasında çok nadir ve münferit istisnalar dışında alimler baş tacı edilmişlerdir. Alimler, hem devlet erkanından, hem Müslüman halktan çok büyük hürmet, muhabbet ve alaka görmüşlerdir.

İslam alimleri yazdıkları çok kıymetli eserleriyle ilim alanlarına yeni yeni boyutlar kazandırmışlar ve insanlığa ışık tutmuşlardır. Bunlar hem tefsir, fıkıh, kelam ve akait gibi din ilimlerinde hem de mantık, astronomi, felsefe, fizik, kimya, tıp, geometri, cebir, matematik, tarih ve coğrafya gibi diğer ilim dallarında çok değerli çalışmalar yapmışlar ve kıymetli eserler meydana getirmişlerdir. Bu eserlerin birçoğundan bugün hálá ilim dünyası istifade etmektedir.

İslam tarihinde daha Emeviler devrinden itibaren pozitif ve tabii ilimlere karşı yakın bir ilginin mevcut olduğunu görüyoruz. Muaviye’nin torunu Prens Halit El Hakim’in kimya bilimine merak sardığı ve onunla ilgili eserlerin tercüme edilmesi için teşviklerde bulunduğu bilinmektedir. Fakat asıl büyük hamle Abbasiler devrinde başlatılmıştır. Bu dönemde felsefe ile ilgili eserlerin tercüme dilip münakaşa açılması üzerine ilahiyatçılarla felsefeciler arasında münakaşalar başlamıştır. Ancak, din ile pozitif bilimin mensupları arasında hiçbir zaman çatışma ve mücadele olmamıştır.

Tercüme ve yorumlama döneminden sonra inceleme ve sentez devri başlamıştır. Bu devirde yetişen bilginlerden biri Cabir İbn-i Hayyan’ dır. Kimya ve madencilik konularında otorite olduğu bilinen bu bilgin daha 8. asırda kireçlenmenin kimyasal muamelesini ortaya çıkarmıştır. Kimya ilmini gerçek olaylar üzerine oturtma şerefi ona aittir. Matematikte ve riyaziyede Muhammed bin Musa El Harezmi’ yi anabiliriz.

Kan dolaşımından ilk kez söz eden İbn-i Sina ve bunu geliştiren İbnü’n-Nefis’ tir. Fakat ne yazık ki dünya, kan dolaşımını Harvey’ den öğrenmiş, bunu onun keşfi olarak tanımıştır. Işığın bir ortamdan diğer bir ortama geçerken kırıldığını ortaya koyan, boşluktaki çekimi isbat eden, kızamık ve çiçek hastalıkları hakkındaki ilk tıbbi tetkikleri yapan, E. Zekerriya Razi’ dir. İtalyan fizikçi Toriçelli’ den önce hava basıncını ilk defa ortaya koyan, depremde esas sebebin merkezi sıcaklığa dayandığını ifade eden İbn-i Sina’ dır.

Sosyolojiyi bilimleştiren ve tarihi, bir olaylar yığını olmaktan çıkararak tarih felsefesinin temellerini atan İbn-i Haldun’ dur. “Kitabu’l Cebir ve’l-Mukabele” isimli eseriyle cebir ilminin kurucusu, Harezmi’ dir.

Ve daha niceleri.

Batı, ilim bayrağını İslam bilginlerinden alıp kendi burcuna dikme başarısını gösterdi. Aralarında bunu itiraf edenler olsa da, çoğunluğu bu kadirşinaslığı göstermekten hálá uzak durmaktadır. Ziya Paşa; “Ger Endülüs olmasa ziyadar. Kim Avrupa’yı ederdi bidar” beyitiyle bu hususu ifade etmiş, Bodley de “Ronesans’ı İslam’a borçluyuz” diyerek bu gerçeği dile getirmiştir.

İnsanları yurtlarından kovan ilk müstebit kimdir?

İnsanları yurtlarından kovan ilk müstebitin Firavun olduğu rivayet edilmektedir. Ayrıca tarihin çeşitli dönemlerde buna benzer zilam ve müstebit hükümdar ortaya çıkmıştır. Bunlar, toplumu keyiflerine göre yönetmek istemişler, kendilerine karşı çıkanlara hayat hakkı tanımamışlardır.

Dört rekatlık farz namazlarının ilk iki rekatının farz, diğerlerinin sünnet olduğu söyleniyor, doğru mu?

Dört rekatlı namazların tamamı mukimler için farzdır. Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurur: “İlk zamanlarda namazlar iki rekat olarak farz kılındı, sonradan dörde çıkarıldı. Seferde ise eski hali üzerine, yani iki rekat olarak kaldı” buyurmuştur. Hadisten de anlaşılacağı üzere, bu dört rekat namazın dördü de mukimler için farzdır.

Şarap katılmış sosla yapılan yemekler yenilir mi?

Şarap dinimizce içilmesi yasaklanan bir içkidir. Haram olan bir şeyin şu veya bu şekilde yemeğe katılması caiz değildir. Ancak, şarap özelliğini kaybedip, örneğin sirke haline geldikten sonra yemeğe katılırsa bunun bir sakıncası yoktur. Ayrıca bir insan bilmeden böyle bir yemek yemiş olursa günaha girmez. Tedavi amacıyla ilaçlara katılmasında ise bir sakınca yoktur.

Yolculuk halinde cuma namazını kılarsam ayrıca öğle namazını kılmam gerekir mi?

Cuma namazı yolculara farz olmadığından kılınmayabilir. Bununla birlikte eğer kılınmışsa ayrıca öğle namazını kılmaya gerek yoktur.

Gelişmek için okumak gerek

Mehmet Nuri YILMAZ

İNSANIN, bilgi seviyesini, mantık dokusunu, hitabetini, fikri ve iradi melekelerini geliştirmesi için okumaya ihtiyacı vardır. Okumak, insanı aynı zamanda olgunlaştırır ve geliştirir. Bunun için, insanlığın bilgi hazinesinin depolandığı kitapları kendimize arkadaş ve yoldaş edinmeliyiz. Yoldaşı kitap olanın yolu hiçbir zaman “cehalet çıkmazı” na sapmaz. O, bilginin rehberliğinde kendi yolunu en iyi şekilde tayin edebileceği gibi, elinde tuttuğu meşale ile başkalarının yolunu da aydınlatmak gibi ulvi bir görevi yerine getirmiş olur.

Okuyucularımızdan zaman zaman çeşitli sorular alıyorum. Bu soruların pek çoğu şunu gösteriyor ki, insanlarımız merak ettiği konular hakkında bilgi kaynaklarına başvurmayı alışkanlık haline getirmemişler. Konulara duydukları merak sınırlı ya da günübirlik olduğu için araştırmaya yönelmek yerine, kendilerine sunulan bilgilerle yetiniyorlar. Geçenlerde, “abdestte su tasarrufu” konusunda aldığım soru da bunlardan birisiydi. Konu gündeme düştükten sonra basit bir ilmihal bilgisinin bile pek çok insanımızda mevcut olmadığını üzülerek müşahede ettim.

Halbuki, insanı diğer yaratıklardan farklı kılan üstün özellikleri vardır. Bunların başında öğrenme kabiliyeti gelir. Gerçekten de hadiseler karşısında hayvanlar, içgüdüleri ile hareket edip tepki gösterirken, insan daha ziyade tecrübe diye ifade edilen bilgi birikiminden istifade ederek tavır sergiler.

Bir toplumun her yönüyle inkişafi, o toplumda yaşayan aydın sayısının artmasına bağlı olduğuna göre, okuma alışkanlığının her ferde kazandırılmasına olan ihtiyaç ortadadır. Çünkü, aydınlanmanın bundan başka yolu yoktur. Bu noktada okuma aracı olan kitabın önemi de ortaya çıkmaktadır.

İnsanoğlu, beyninde düşünce kıvılcımının parladığı günden bu yana düşündüğünü, duyduğunu ve hissettiğini çeşitli malzemelerin üzerine aktarmıştır. Yazılı metin olarak bilebildiğimiz en eski örnekler, bundan beş bin yıl önce Sümerler tarafından kil tabakasına yazıldıktan sonra fırınlanarak sertleştirilen levhalardır. Dünyanın en eski destanı olan Gılgamış Destanı böyle yazılmıştır.

O zamandan günümüze geliştirilen tekniklerle kitapların yazılması ve geniş kitlelere ulaştırılmasında çok büyük mesafeler katedilmiştir. Teknolojide, bugün ulaşılan seviye koskoca bir kitaplığın küçücük bir çantada veya bilgisayarda taşınmasını mümkün kılmaktadır. Hele internet dünyası başlı başına bir bilgi hazinesidir.

Ancak bütün bunlar okuyan ama devamlı okuyan insanlar için bir mana ifade etmektedir. Zira okuma alışkanlığına sahip kişi hiçbir dostu kendisine kitaptan daha yakın görmez. Onun için kitapsız bir dünyada yaşamak, çekilmez bir yük haline gelir. Böyle bir insanı kitapsız düşünmek mümkün değildir.

Bir düşünce adamının dediği gibi, insan her şeyi okumalı, fakat hiçbirinin müfrit taraftarı ve mutaasıbı olmamalı. Kararlılık, ihtiyat ve itidali elden bırakmamalı. Fikirleri tartarak okumalı. Gerçekten bu gibi kitapların okunması insanın, özellikle gençlerin beyinlerinde fırtınalar estirebilir. Taptaze dimağlara süzgeçten geçirilmemiş vahşi fikirlerin girmesi huzur bozmaktan başka bir işe yaramaz. Aykırı felsefi fikirlerle oynamak herkesin kárı değildir. Öyle şeylerle uğraşan bir insan, laboratuvarda çalışan bir kimyacı hassasiyeti ile zehirli maddeleri ayıklama yetisine sahip olmalıdır.

Dini eserleri okurken de dikkatli olunması gerekir. Zira, din hususunda çoğunluğa dengesini kaybettiren şey fikrimi derinleştireyim derken sapılan çıkmazlar, düşülen uçurumlardır. En güzel derinleşme, hakikati olduğu gibi kabul etmektir. Sığ bilgilerle inilecek derinlerden başka şeyler çıkar, esas hakikatin kaybolduğu görülür. Çünkü pek çok kimseler derinleşme ve araştırma metodunu bilmeden oldum olasıya giderken, isabetsizliklerle de karşılaşabilirler. Çünkü hakikat feyzi bazı şeylerin zahirinde görülür. Bazen derinliğine araştırma o feyzin kaybolmasına da sebep olabilir. İnsan bir hakikati etraflıca araştırayım derken, düştüğü derinlikten bir daha yukarı çıkamama tehlikesiyle de karşı karşıya kalabilir ki, bu bize “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” prensibinin ne kadar doğru olduğunu hatırlatır.

Üzülerek görüyoruz ki ülkemizde kitap okuma oranı çok düşük olduğu gibi, yayımlanan kitapların dolaşım hızı da buna paralel gitmektedir. Okumayan bir toplumdan sağlıklı kararlar çıkması ise oldukça zordur. Halbuki “Oku!” ilahi bir emirdir. Ayrıca Cenab-ı Hakk yazı aleti kaleme yemin etmekte ve bileni bilmeyenin üzerinde bir mevkiye koymakla okumanın önemini açık bir şekilde bizlere bildirmektedir. O halde bize düşen, süratle okuyan bir toplum haline gelmektir.

Okumak, adam olmaktır!

Abdesti bozan şeyler Kuran’da açıkça iki sebebe bağlanmışken, vücuttan kan çıkması, ağız dolusu kusmak, uyumak gibi eklemeler nereden çıkıyor?

Kuran-ı Kerim’de (Maide 6) ön ve arkadan idrar ve dışkı çıkması veya gaz çıkarma yoluyla, kadın-erkek cinsel organların birbiriyle temas etmesi abdesti bozan şeyler olarak ifade edilmiştir. Vücudun herhangi bir yerinden kan ve irin çıkması Hanefi fıkhınca Maide Suresi 3. ayetin yorumundan kaynaklanmaktadır. Bu ayette kan, yenmesi haram ve pislik sayıldığından, vücut dışına çıkması durumunda abdesti bozan haller arasında kabul edilmiştir. Bu yoruma göre necis olan bir şey ister vücudun mutat yollarından, ister başka bir yerinden çıksın, abdesti bozar. Her necis mai için bu hüküm geçerlidir. Şafii fıkhında ise vücudun ön ve arka kısmı hariç, herhangi bir yerinden akan irin ve kan abdesti bozmaz. Ağız dolusu kusmakla abdestin bozulmasına gelince; bu hüküm Hz. Aişe’den rivayet edilen bir hadise dayanmaktadır. Çünkü kusuntu, kan olsun, safra olsun, yemek olsun bağırsaklardan geldiği için necaset kabul edilmiş ve abdesti bozan haller arasına sokulmuştur. Yatarak, bir şeye yaslanarak uyumak da abdesti bozar. Bu hususta kişinin tam uykuya dalması, abdestin bozulması için yeterli bir sebep kabul edilmiştir. Uyuyan bir kimsenin arka ve önden abdesti bozucu bir şeyin çıkmayacağını garanti saymak mümkün değildir. Bu durum da yine ayetin belirlediği hükümle örtüşmektedir. Bayılma, sarhoş olma, delirme gibi hususlarda da abdest bozulur. Çünkü bu durumlarda şuurun kontrolü mümkün olmaz. Mutat yollardan abdesti bozucu bir nesnenin çıkmadığını iddia etmek dayanaksızdır. Delirme, kişiyi dini yükümlülükten çıkarır. Tekrar normal hale gelince yükümlülüğü yeniden başlar.

Miraç Kandili münasebetiyle

Mehmet Nuri YILMAZ

BUGÜN mübarek Miraç Kandili’ni bir kere daha idrak etmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Hicretten yaklaşık 1.5 yıl önce böyle bir Recep ayının 27’nci gecesi Sevgili Peygamberimiz, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götürülmüştür. Oradan da hiçbir insana nasip olmayacak bir şekilde zaman ve mekán mefhumları aşılarak göklere yükseltilmiş, pek çok manevi makam ve mevkiler kendisine gösterilmiş, varlık ufuklarının üstüne çıkarılarak yüce Allah’ın huzuruna varmıştır. Gecenin çok kısa bir anında iki safhada cereyan eden bu manevi yolculuğa İsra ve Miraç mucizesi, bu geceye de Miraç Kandili diyoruz.

Yolculuğun birinci safhası İsra Suresi’nin ilk ayetinde şöyle anlatılır:

“Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu, o işitir ve görür.”

İkinci safha ise Miraç (göğe yükselme) şeklinde tezahür eder. Bu husus da Necm Suresi 1-18 ayetlerde şöyle ifade edilmektedir.

“Batmakta olan yıldıza andolsun ki, arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır. O, kendiliğinden konuşmamaktadır. Onun konuşması ancak bildirilen vahiyden başka değildir. Ona çok üstün güce sahip olan (Cebrail) öğretmiştir. En yüksek ufukta iken doğruluvermiş, sonra yaklaşmış ve inmiştir. Araları iki yay mesafesi kadar, belki daha da yakın oldu. Allah, o anda kuluna vahyedeceğini etti.

Muhammed’in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkárcılar! O’nun gördüğü şey hakkında kendisiyle tartışır mısınız? Andolsun ki Muhammed onu bir kez daha inerken görmüştü; Sidretü’l Münteha’nın (sınırın sonu) yanında. Onun yanında da Cennet-ül Meva vardı. O anda Sidre’yi kaplayan kaplamıştı. Muhammed’in gözü ne kaydı, ne şaştı. Andolsun ki Rabb’inin varlığının en büyük delillerinden bir kısmını gördü.”

Bu ayetlerde geçen zamirlerin kimi gösterdiği bir sırdır ve sır olarak kalacaktır. Bu ayetten Cibril’in de bu yolculukta Peygamberimize refakat ettiği anlaşılmaktadır. Cibril’in Miraç’ta Hz. Peygamber’le belli bir yere kadar, örneğin son sınır olan Sidretü’l Münteha’ya kadar birlikte olduğunu, fakat bir noktadan sonra, “Ben buradan öteye geçemem, geçersem yanarım” diyerek Hz. Peygamber’den ayrıldığını ve burada Peygamber’in tek başına ilahi huzura kabul edildiğini hadis kaynaklarından öğrenmiş oluyoruz.

Peygamberimizin Miraç’ta Allah’ı görüp görmediği hususuna gelince; Miraç’la ilgili ayetlerin hiçbirisinde Allah’ın görülmesinden söz edilmemektedir. Kur’an, Allah’ın gözle görülemeyeceğini En’am Suresi ayet 103’te açıkça beyan eder: “Gözler O’nu idrak ve ihata edemez. O gözleri ihata eder (kuşatır).”

Bununla birlikte erken dönemde bu konu tartışılmaya başlanmıştır. İbn-i Abbas başta olmak üzere bazı sahabiler En’am Suresi’nde “Allah’ın görülemeyeceği” şeklindeki ayetin genel bir kural olduğunu, Miraç’ta Hz. Muhammed’e istisnai bir ihsanda bulunulduğunu söylemişlerdir. Ancak bu “görme” nin fiziki olmayıp Allah’ın bahşettiği bir kudretle gerçekleştiği söylenmiştir. Mevláná diyor ki: “Müşahede başka bir gözle vaki oluyor. İnsan bir yere varıyor ki o anda göze muhtaç olmadan dostu görebilir.”

Bu noktada Hz. Aişe “Peygamber, Allah’ı gördü mü?” sorusuna şu cevabı vermiştir. “Her kim, Muhammed Rabbı’nı gördü derse yalan söylemiş olur.” Hz. Aişe bu sözlerine delil olarak da yine En’am Suresi’nin 103. Ayet’ini göstermiştir.

Bu görüşlerin herhangi birini kabul veya reddetme durumunda değiliz. Doğrusunu Allah bilir. Bizim bilmemiz gereken, Hz. Peygamber Miraç’ta Allah’a doğru yükselmiş ve ona en yakın noktada bulunmuştur.

Miracın, ruhsal bir yolculuk mu, yoksa ruh-beden beraberliğinde gerçekleşmiş bir yükseliş mi olduğu hususu tartışılmıştır. Hz. Aişe, “Miraç vakasının bedenle bir alakası yoktur, tamamen ruhsal bir olaydır. Hz. Peygamber’in bedeni yatağından hiç ayrılmamıştır” demiştir. Bu görüşü benimseyenler İsra Suresi’nin 60. ayetindeki “sana gösterdiğimiz rüya” şeklindeki ifadeye dayanmaktadırlar. Bu görüş Miraç mucizesinin değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü gerçek rüya, uyanıklık halinden çok daha büyük bir boyuttur. Hele peygamberlerin rüyaları vahiy olarak kabul edilmiştir.

Hamidullah, bu mucizenin tamamen ruhsal ve manevi olduğunu vurgular ve şöyle der: “Miraç asla bir coğrafi ve turistik seyahat gibi ele alınamaz.”

İslam alimlerinin büyük çoğunluğu ise Miracı Hz. Peygamber’in hem bedeniyle, hem de ruhuyla uyanıkken yaşadığı bir olay olarak kabul etmişlerdir.

Şüphesiz Miraç, Hz. Peygamber’in en büyük mucizesidir. Bunu akılla izah etmeye kalkışmak mümkün değildir. Bu bir iman meselesidir. Miraç hadisesi bizler için çok önemli işaret ve mesajlar ihtiva etmektedir. Bu gece İsra Suresi’nin tamamını mealinden okumanızı tavsiye ediyorum.

Miraç Kandili’niz kutlu olsun.

Kuraklık ve su sıkıntısı nedeniyle suyu tasarruflu kullanmamız gerekiyor. Abdest alırken de su tasarrufu sağlanamaz mı? Mesela her organımızı birer defa yıkasak olmaz mı?

Dinimiz israfı yasaklamıştır. Akan nehrin kenarında bile bulunsak, abdest alırken suyu israf etmememiz emredilmiştir. Kaldı ki kuraklık nedeniyle daha da dikkatli olmamız gerekir. Suyun kıtlaştığı böyle dönemlerde abdest alırken abdest organlarımızı birer defa yıkamak yeterlidir. Esasen abdest organlarını bir defa yıkamak farzdır. İkincisi, üçüncüsü sünnettir.

Gusül abdesti alırken içinde namaz abdesti de almamız gerekiyor mu? Almazsak, gusül abdestiyle namaz kılabilir miyiz?

Elbette kılabilirsiniz. Çünkü boy abdesti almakla abdest organları da haliyle yıkanmış olmaktadır. Boy abdesti aldıktan sonra artık namaz abdesti almaya gerek yoktur. Yalnız, boy abdesti almadan önce namaz abdesti almak sünnet kabul edilmiştir.

Namazda niyet ederken “Niyet ettim Allah rızası için” diyoruz. Başka bir Tanrı’ya yönelmediğimize göre neden böyle diyoruz? Bu yanlış değil mi?

Niyet, insanın içinden yapacağı şeye karar vermesidir. Bunu dil ile söylemeye gerek yoktur. Ancak halkımız niyetini diliyle de ifade etmektedir. Namaza niyet ederken “Allah rızası için” de denilebilir “Senin rızan için” de. Her ikisinin söylenmesinde de bir sakınca yoktur.

Şerrin yaratılışı ilahi hikmetin gereğidir

Mehmet Nuri YILMAZ

ÁLEMDE hayır-şer, iyi-kötü, güzel-çirkin olmak üzere birbirine zıt iki esasın mevcut olduğunu kabul etmek durumundayız. Gazali, pesimistlerin aksine, iyimserlikte karar kılarak “Álem olabilenin en güzelidir” demiş. Bununla beraber kötülük meselesini de hakikatin bir parçası olarak değerlendirmiştir. Aslında kötülük veya bize göre kötülük olarak görünen şey, ilahi nizam ve ahengin bir parçasıdır. Şer veya kötülük yaratılmamış olsaydı ilahi kudret tam olarak gerçekleşmemiş olurdu. Gerçi Allah için zorunluluk yoktur. O’nun iradesini tahdit etmek kimsenin haddine değildir. Bu hususta Mevláná şöyle der:

“Şerri yaratmak O’nun kemaline işarettir. Şu kıssama kulak ver: Sanatkár güzeli de çirkini de resmeder. Resimlerden birinde Mısır’ın en güzel kadınları, genç Yusuf’a tutkunca bakar bir halde görünürken, aynı elin yaptığı bir başka manzarada, cehennem ateşi ve menfur tayfaları ile birlikte şeytan görülür. Her iki şaheser de O’nun kámil hikmetini göstermek ve O’nun üstünlüğünü inkár eden şüphecileri şaşkına çevirmek için, iyi niyetlerle yaratılmıştır.”

Hayrı-şerri, iyiliği-kötülüğü muhteşem iradesiyle yaratan Allah’tır. Şeytan, Allah’ın ortağı, dengi değil kuludur. Ancak şeytan başkaldıran, nankör, isyan eden bir kuldur. Şeytanı Allah’ın karşıtı olarak görmek, hayır ve şer için iki ayrı varlığın kabulüne götürür ki; bu inanış yüce dinimizin temel anlayışı olan tevhid (birlik) ilkesiyle bağdaşmaz. Şeytan her ne kadar bir şer, karanlık ve yanıltıcı kuvvet ise de onun varlığı ilahi irade ve takdirin ayrı bir yansımasıdır. İman esasları içerisinde “Hayır ve şer Allah’tandır” ifadesinin yer alması, bu inceliği belirtmek içindir.

Burada şu noktaya da değinmekte fayda var: İnsanların hürriyetleri ilahi iradeye tabi olmakla beraber, nasıl hareket edecekleri hususunda seçme tercihlerinin bulunduğu da Kur’ani bir gerçektir. Bu da kulun sorumluluğunu gerektirir.

Allah, şerrin yaratıcısıdır. Ancak, şerri yaratan şerle nitelendirilemez. Örneğin: Resimdeki çirkinlik, ressamın da çirkin olmasını gerektirmez.

Tasavvufçular, álemin Allah’ın sıfatlarının yansıması olduğunu kabul ederler. Mesela, cemal sıfatlarından biri olan rahmet ve sevgi sıfatları, cennet ve melekler suretinde tecelli ettiği halde, celal sıfatlarından gazap ve intikam sıfatları, cehennem ve şeytan suretinde tecelli eder. İnsan hem celal hem de cemal sıfatlarını bünyesinde taşır. Bü yüzden insan büyük bir álemdir. Kainat da bu zıtlıklar üzerine kurulmuştur.

İyilik ve kötülük, insanların algılamasına göredir. Mesela; tek bir hakikatten ibaret olan ateş, ona karşı alabileceğimiz tutuma göre bize iki ayrı mahiyet gibi görünmektedir. Bunlardan biri yakmak, diğeri ısıtmaktır. Isıtmak tabiatımıza uygun geldiği için ona iyilik deriz. Yakmak ise tabiatımıza uygun gelmediğinden ona da kötü deriz. Halbuki ateşin mahiyetinde bir şey değişmemiştir ve onunla ilgili şikáyet etmeye hakkımız yoktur.

Şer olmasa idi nefse hákimiyetin bir ödülü olan müspet fazileti kazanmak imkánsız olurdu. Ekmek yenmeden önce koparılır, mutluluğa birçok mihnetten geçilerek ulaşılır. Bir dirhem bal yemek için bir batman keçiboynuzunun odununu çiğnemek lazım. Şer çekilince yerini hayra bırakır.

Allah niçin şerri yarattı deyip şüpheye düşme. Şeyler zıtları ile bilinir. Şerrin varlığı hayrın tezahürü için gereklidir. Örneğin; çirkin olmasa güzelliği tayin ve takdir etmek nasıl mümkün olurdu? Álemde mutlak kötülük yoktur. Bazen şerde de hayır olur. Kur’an şöyle buyurur: “Hayır diye sevdiğiniz bir şey, bazen sizin için şer, şer diye hoşlanmadığınız şey de bazen sizin için hayır olur.”

Bu hususta, Mevláná’ nın bir ifadesini sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim: “Ahmaklar sahte paraları, hakikisine benzediği için satın alırlar. Eğer álemde gerçek para tedavülde bulunmasaydı, kalpazanlar sahtelerini tedavüle nasıl sürerlerdi? Onu hakikisiymiş gibi gösteren hakikat olmadıkça, sahtelik hiçbir şeydir. Doğruluk aşkıdır ki insanları hataya sevk eder. Onlar zehri şekerle karıştırarak ağızlarına doldururlar, öyleyse bütün inançların boş olduğunu haykırana, az da olsa onlarda hakikatin kokusu vardır. Yoksa kimseyi aldatamazlardı.”

Şerrin yaratılışı, ilahi hikmetin bir gereğidir. O ne yapmış ise güzel yapmıştır. Her şeyin yaratılışında insan aklının kavrayamayacağı nice sırlar vardır. Álemde zerre kadar lüzumsuz ve saçma diye nitelendirilebilecek bir şey yoktur. Ziya Paşa’ nın dediği gibi: “İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez/Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.”

Yurtiçi ve yurtdışında sürekli seyahat halindeyim. Zorlukla da karşılaşmıyorum. Namazları kısaltmadan kılabilir miyim?

Namazları kısaltmanın illeti yolculuktur, zorluk değildir. Her yolculuğun tabiatında zorluk vardır. Bu nedenle yolculukta namazları kısaltmak gerekir.

Gayrimüslim bir kadınla evlenmek istiyorum. Dinimizce bir sakıncası var mı? Kadını Müslüman olmaya zorlamam doğru olur mu?

Gayrimüslimlerle (Yahudi, Hıristiyan) evlenmek dinimizce caiz görülmüştür. Evlenmek istediğiniz kadına Müslüman olması için baskı yapmanız doğru değildir. Kişi hür iradesiyle İslam’ı seçmelidir. Dinde zorlama yoktur.

Dinimizde anne baba hakkı büyük bir özenle ifade edilmiştir. Onları incitmemek için ayrı bir evde yaşayabilir miyim?

Taceddin Yusuf USLU/EDİRNE

Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasına bağlıdır. Bu nedenle onları incitmeden gönüllerini alarak, ailevi huzur ve sosyal şartlarınızın iyileşmesi için ayrı bir evde yaşamanızda sakınca yoktur.

İstanbul’da ikamet etmekteyim. Elazığ doğumluyum. Elazığ’a gittiğimde seferi olur muyum?

Bu hususta doğduğunuz yere değil, daimi ikamet ettiğiniz yere itibar olunur. Elazığ’da 15 günden az kalırsanız seferi sayılırsınız.

Eşim yanımda olmadan umreye gidebilir miyim?

Fatma Zehra SOYLUCA/HOLLANDA

Kadınların nikáh düşmeyen bir yakınıyla umreye gitmeleri şayan-ı tercihtir. Ancak kadınların toplu halde umreye gitmelerinde bir sakınca yoktur.

Demokrasi

Mehmet Nuri YILMAZ

BİR okurumuz, demokrasiyi eleştiren uzunca yazısının bir bölümünde “Demokrasi putu İslam’la bağdaşmaz” kanaatini ifade ederek bu konuda ne düşündüğümüzü sormaktadır. Sayın okurum, İslam bir dindir. Demokrasi ise bir yönetim biçimidir. Winston Churchill kendine has esprisiyle, “Demokrasi, hükümet şeklinin en kötüsüdür, ama insanlık henüz daha iyisini bulamamıştır” demiş, ayrıca diktatörlerle ilgili şu haklı görüşleri sarf etmiştir:

“Diktatörler koşturmalarını kaplanların sırtında yaparlar, inmeye de cesaretleri yoktur, ayrıca kaplanlar da gittikçe acıkmaktadır. Bu diktatörleri tahtlarında askerlerinin süngüleri, polislerin copları ile görürsünüz. Kendilerini dünyaya güvenç ve övünç ile gösterirken içleri korkuyla doludur. Onlar vatandaşlarının söz ve düşüncelerinden korkmaktadırlar. En ufak bir harekette kaçacak delik ararlar.”

Yine Churchill’ e göre, “Diktatör, acil durum canavar çocuğudur, tek bir adamın yaptığı fetişist bir ibadettir”.

Yüce dinimiz her türlü despotizmi kesinlikle yasaklamıştır. Kur’an şöyle diyor: “Krallar, girdikleri ülkeyi bozar ve halkını zelil ederler” (Neml Suresi, ayet 34.)

Demokrasi; kaynak olarak halk iradesine dayanan, amaç olarak toplumun iyiliğini hedefleyen, yönetim olarak ise demokratik diye adlandırılan birtakım usullerle çalışan bir siyasal yönetim tarzıdır.

Yunan filozofu Popper, “Fazilet esas itibarıyla başkalarına duyulan saygıdır. Her insan küçük bir dünyadır. Fakir bir demokrasi, müreffeh bir aristokrasi veya monarşiden daha iyidir. Aynı şekilde hürriyet de esaretten daha iyidir. Biz mutluluğun, hürriyetin bir meyvesi olduğuna inanıyoruz. Ancak bu hürriyet kanunsuz yaşamak demek değildir” diyor. Nitekim Sokrat, demokratik bir toplumu, bir demokrat olarak tenkit etmeye devam etti ve ilkelerine inancının hesabını hayatıyla ödeyerek insanlığa unutulmaz şu dersi verdi: “Adaletin kurbanı olmak, başkalarına adaletsiz davranmaktan iyidir.”

Totaliter idareler, memleketlerinde ve insanlarının ruhunda kapanmayacak yaraların izlerini bırakırlar. İktidarını muhafaza uğruna bir diktatörün yapmayacağı şey yoktur. Öncelikle memleketin problemlerini çözme sorumluluğuna genellikle katlanamazlar. İslam bir yönetim biçimi önermemiş, ancak yönetimin evrensel ilkelerini ortaya koymuştur. İlk döneminde uygulanan yönetim biçimi, eşitlik temeline dayanır. Müslümanlık’ta adalet, eşitlik, işleri ehline vermek vardır. Danışma vardır. Din, vicdan ve fikir hürriyeti vardır. İnsanlık için bunlar vazgeçilmez unsurlardır.

Demokratik ülkelerde insanın hür olarak doğduğu tarzında formüle edilen yaklaşım ile İslam’ın, “insan yaşamak için doğar” kaidesi arasında amaç bakımından bir fark yoktur. Burada İslam’ın başka bir özelliği de vardır. Kişinin bireysel yanının kabulünden başka toplumsal boyutuna da atıfta bulunan bir açılımı söz konusudur. Yani, İslam’da birey de, mülkiyet de, hürriyet de vardır. Diğer taraftan topluluk ruhu da vardır. Bir toplumu oluşturan unsurlar arasında farklı bilgi, inanç ve değerler de vardır. Bu farklılıkların çatışma sebebi olmamasını sağlayan ise yine İslam’ın getirdiği engin hoşgörüdür. İslam, demokrasi ve hürriyet kavramlarının kesişim noktası da bu hoşgörüdür.

Günümüzde insan hakları söyleminin temelini, insanların eşitliği düşüncesi oluşturmaktadır ve insan hakları temeline dayanmayan bir söylemin evrensel düzeyde kabul ve başarı şansı hemen hemen hiç yoktur. İnsan haklarına ilişkin talepler temelde, insanın değerinin korunmasıyla ilgili taleplerdir.

Dünyada gelinen bugünkü durumda, demokrasinin olmadığı, fikir hürriyetinin gelişmediği bir ülkede bilim ve sanatın da gelişmesi mümkün değildir. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde demokrasinin İslam dininin özüne en uygun yönetim tarzı olduğunu görüyoruz. Öncelikle şu tespiti yapmak gerekir: İnsan hakları meselesi, İslamiyet’in önemle üzerinde durduğu bir husustur. Modern demokrasileri hayata geçiren programlar, modern yaşayışın bir eseri olarak kabul edilen haklar ile Kur’an-ı Kerim ve sahih sünnetin insanlara getirdiği haklar arasında bir aykırılık yoktur.

Ülkemiz iki gün sonra, yani pazar günü seçime gidecek ve yeni bir iktidarı belirleyecektir. Bu şu hakikati göstermektedir ki; seçimlerde ne alt ne üst tabaka vardır. Bütün insanlar eşit olarak oylarını kullanacak ve sandıkta egemenliğini gösterecektir. Unutulmamalıdır ki, her millet layık olduğu şekilde yönetilir.

Namaza niyet ederken rekát sayısını söylemek gerekli midir?

Niyet, bir işi niçin yaptığını bilmek ve ona zihnen karar vermektir. Dolayısıyla dil ile söylemek şart değildir. Sözle niyet etmek istenirse örneğin, “Sabah namazının farzını, öğle namazının farzını vs. kılmaya niyet ettim” denir.

Dua ederken arkadaşım, ne yalvarıp duruyorsun, sus çünkü cevap alamayacaksın, dedi. Bundan şevkim kırıldı. Artık dua edemiyorum.

Hiç şevkin kırılmasın, sen dua ederken yüce Mevla size şöyle sesleniyordu: “Hizmet için seni çağıran ben değil miyim? Seni ismimle meşgul eden ben değil miyim? Senin ’Allah!’ diye yalvarman, benim ’İşte buradayım’ dememdi, senin hasretinden doğan acın, benim sana elçimdi. Bütün o gözyaşlarını, feryatlarını ve niyazlarını çeken ve onları kanatlandıran bendim”

Bir arkadaşım ikide bir Allah baba diyor, bunun bir günahı var mıdır?

Dinimizde en büyük günah, Allah’a baba demektir. Baba bilindiği gibi karısı ve çocukları olan kişiye denir. Bu anlamda yüce yaratıcıya baba demek, küfürdür. Kur’an şöyle der: “Rabbinizin yüceliği her yücelikten üstündür. O, karı da çocuk da edinmemiştir.”

Rüşvetle birisinin hakkını alıp başkasına verdirmek doğru, Müslümanca bir davranış mıdır?

Dinimizde rüşvet almak da vermek de haramdır. Hele bir kişinin hakkını menfaat karşılığı bir başkasına vermek, hem rüşvet hem de zulümdür. Kur’an şöyle diyor: “Mallarınızı aranızda batıl yolla, rüşvetle yemeyiniz.” Peygamberimiz de, “Rüşvet alana da verene de Allah lanet etsin” buyurmuştur.

Siyasal yozlaşma

Mehmet Nuri YILMAZ

SİYASET (politika), son dönemlerde ülkemizde oldukça tatsız ve yıpranmış bir anlam kazanmıştır. Kötü ve başarısız politikacıların tutarsız ve egoist davranışları sebebiyle gelinen bu nokta, pek çok toplumda sosyal çözülme tehlikelerini de bünyesi içinde taşımaktadır.

Aslında siyaset; insanların ve devletlerin yönetilme sanatıdır. Bu özelliğiyle sanattan çok ilme de yaklaşan siyaset, Batı’da sosyolojinin yakından ilgilendiği bir kol olduğu kadar başlı başına bir bilim niteliği de kazanmıştır. İslam dünyasında ve Batı’da bu konuda pek çok eser ve araştırma yayınlanmaktadır. Siyaset tarihi ve siyaset sosyolojisi, çağımızda sosyal bilimler arasında önemli bir yer tutmaktadır.

Siyaset ilminin ilk önderleri arasında bulunan meşhur filozof Aristo’ya göre; siyaset, sitenin kuruluş ve yönetiliş bilimidir. Bu konuda Fransız bilgin Marcel Prelot, “Politika Bilimi” adlı eserinde şu bilgileri vermektedir: “Politika, gerçekte hiyerarşinin zirvesinde bulunur. Çünkü konusu olan site, tüm toplumsal örgütlenmeyi içine alır. Politika tüm bilimlere egemendir. Çünkü insanların eylemlerini de o yönetir.”

Yeni çağdan itibaren akılcılığı ve insan merkezli düşünceleri temel olarak benimseyen Batı felsefesinde siyaset ilminin temeli, İtalyan bilgin Makyavel’ in “Prens” adlı eseridir. Amaca ulaşmak için her türlü aracı kullanmanın meşru ve geçerli sayılması gerektiği tezinin sahibi olan Makyavel, o devirde İtalya’da şehir devletleri ve müstakil site devletleri hüküm sürmesine rağmen, yakın çevresindeki realitelerden faydalanmamış, katı gerçekçi bir anlayışla gayenin vasıtaları mübah kılacağı şeklinde, suiistimal edilmesi ve yozlaşmaya dönüşmesi her zaman mümkün olan tezlere yönelmiştir.

Kur’an’ı Kerim’de fitne ve fesat kavramları, toplumda her türlü olumsuzluğun ve yozlaşmanın sebebi olarak görülmüş, olumsuzluğa yol açacak sebeplerin önlenmesi, ilke ve prensip olarak kabul edilmiştir. “Sedd-i Zerayi” terimi, İslam metodoloji ilminde belirlenmiş bir prensibi ifade etmektedir. Dejenerasyonun ve sosyal çözülme tehlikelerinin yozlaşmadan başladığını, yozlaşma ortamının toplumda yaygınlaşması sonunda millet ve devlet hayatında izmihlal ve çöküntü tehlikelerinin kendini gösterdiği, tarih ilminin verileriyle sabittir.

Ancak dört halife devrinden sonra başlayan saltanat dönemlerinden itibaren İslam toplumlarında siyasi yozlaşmanın başladığını, Bizans’ı ve Sasani geleneğini taklit suretiyle başlayan yozlaşmanın olumsuz etkilerinin topluma da çeşitli şekillerde yansıdığını kabul etmek zorundayız. İslam dünyasının geri kalmışlığı konusunda kalem oynatan mütefekkirler de, ilgisi dolayısıyla, siyasi yozlaşmaya değinmişlerdir. Eğitim ve ahlaktaki yozlaşma da çeşitli yazarlarca dikkate alınarak yorumlanmıştır. Olayı, sadece iktisadi ve teknik sahada geri kalış olarak inceleyen pozitivist yaklaşımların, meselenin tam olarak aydınlanmasına yetmeyeceği hususu izahtan varestedir.

Zihniyet farklılaşmaları, kültür değişmeleri ve ahlaki dejenerasyonun siyasi yozlaşmada en çok etkili olan unsurlar olduğunu, sosyolojik bir vakıa olarak itiraf etmeliyiz. Son iki asırdan beri “zorlayıcı” bir yenileşme süreci yaşayan ülkemizde neyin korunması, neyin düzeltilmesi ve nelerin değiştirilmesi konusunda yeterli bir ilmi araştırma yapılmadan yaşanan yenileşme hareketleri, fertlerde “kökü mazide olan ati olmak” bilincini yeterince koruyamamış, milli-tarihi kimlik ve kişilik anlayışımız zedelenmiştir. Özveri, fedakárlık, hamiyet, idealizm vb. kavramların yeri; köşe dönmecilik, bireycilik, atılımcılık, çabuk yükselme sloganlarıyla yer değiştirmiştir.

Depolitizasyon, politikayı ticari amaçlara vasıta olarak görmek, gayeye ulaşmak için her çareyi mübah saymak, devlet makamlarını rant sağlama yeri olarak görmek, yönetimde kabiliyetsiz fakat itaatkár görünen kişileri öne çıkarmak, seçim bölgesini öne almak vb. şekillerde tezahür eden siyasi yozlaşma belirtileri özellikle azgelişmiş ülkelerde büyük tahribata yol açmakta; sosyal çözülme tehlikelerinin artmasına vesile olmaktadır. Irkçılık, mezhepçilik ve bölgecilik gibi farklılıklar; siyasi yozlaşmanın getirdiği olumsuzlukları daha da tahrik etmekte; millli birlik ve bütünlüğün teminini zorlaştırmaktadır.

Dini-milli terbiye ve erdemliği öne çıkaran, eğitime, adalete ve eşitliğe önem veren idare anlayışı; toplumda siyasi içtimai yozlaşmaya karşı alınması gereken önlemlerin başında gelmektedir. Aşırı bireyciliği ve pragmatizmi öne çıkaran ferdiyetçi anlayışlar yerine idealizmin öne çıkarılması, toplumda barış ve eşitlik ortamının tesisiyle siyasi huzurun göstergesi sayılan devlet-millet kaynaşması bunlardan müspet olarak etkilenecek ve sonuçta toplumsal faaliyetlere katılma ve başarı artacaktır.

Rabıta nedir? Nereden çıkmıştır? Dindeki yeri nedir?

Ribat ve murabata ile aynı kökten gelen ve bir tasavvuf terimi olarak kullanılan rabıta, müridin şeyhe kalbini raptedip bağlaması olarak tanımlanmıştır. Rabıta anlayışını tasavvufa ilk defa kazandıran, adını Nakşi tarikatına vermiş olan Muhammed Bahaeddin Nakşibend’dir. Rabıta konusunda yazılı kaynak ise İmam-ı Rabbani diye anılan Hindli Ahmet Faruk es-Serhendi’nin Mektubat’ıdır. Bu kitabın çeşitli yerlerinde rabıtanın faziletlerinden bahsedilmekte, hatta zikirden de üstün olduğu vurgulanmaktadır. Mektubat’tan sonra Nakşi tarikatının Halidiye kolunun kurucusu Mevlana Halid el-Bağdadi’nin rabıta konusundaki risalesinde geniş bilgi mevcuttur. Rabıta üzerine bir risale yazmış olan Seyid Abdülhakim Arvasi bu konuda şöyle demektedir: “Mürşidi, piri yanınızda ve karşınızda fark edecek ve onun yüce alnına yani iki kaşı arasına gözlerini dikecek ve o zatın ulu simasına hayal hanesinde yer verecek, yani onu kalbinizde hayal yolu ile durduracaksınız.” Görülüyor ki rabıta uygulamasında en esaslı unsur şeyhin suretini hayalde tutmaktır. Bu sürekli hayalde tutma giderek şeyhin ahlak ve sıfatlarıyla bezenmiş hale gelmeyi temin eder ki tasavvufta buna fena fiş-şeyh (şeyhte yok olmak) derler. Abdülhakim Arvasi bunun üç şekilde yapılabileceğini söylemektedir.

1. Mürşidin suretini sadece hayalinde tasavvur etmek.

2. Bu sureti kalpte tasavvur etmek.

3. Mürşidin kıyafetine tamamen bürünüp kendisini şeyhi şeklinde düşünmek.

Kitap ve sünnette rabıta ile ilgili bir hüküm yoktur. Rabıtanın meşruluğuna kitap ve sünnetten dayanak aramaya çalışılmışsa da zorlamadan öteye geçememiştir.

İşe sevgi katmak

Mehmet Nuri YILMAZ

BU dünya hayatını idame ettirmek için çalışmak ve bir meslek sahibi olmak mecburiyetindeyiz; bu bir ilahi yasa gereğidir. Şüphesiz her mesleğin toplumda önemli bir yeri ve değeri vardır. Sabahın erken saatlerinde tohumu ekmek için tarlasına giden çiftçi, bahçesine giden bahçıvan, dükkánını açan esnaf, bürosuna giden memur, fabrikaya giden işçi ve kısaca geçimini sağlamak için değişik sahalarda çalışan her insan, hem kendisi hem de başkası için çalışmaktadır.

Onun içindir ki, toplum hayatında yer alan ve toplumun ihtiyaçlarına cevap veren her çalışma, her meslek yüce ve kutsaldır. Bu yücelik ve kutsallık, dinimizin toplum hayatında emeğe, gayret ve alın terine verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Çünkü bir mesleğin gereğini layıkıyla icra eden kimse, her ne kadar kendi geçimini onunla sağlıyorsa da bu kimse, bir ölçüde yine başkasına hizmet etmektedir.

Aslında toplum hayatı bir iş bölümüne dayanmaktadır. Hz. Peygamber, “Çalışınız! Herkese, yaratılışına uygun olan işler kolaylaştırılmıştır” buyurmuştur. Peygamberimizin bu hadisi, bu işbölümü içerisinde herkesin, ilgi, kabiliyet ve becerisine göre bir çalışma alanına yönelmesinin gerektiğini açık bir şekilde göstermektedir. Bu işbölümü, ister istemez bir ihtisaslaşmanın sonucu olarak meslekleri de ortaya çıkarmıştır.

Unutulmamalıdır ki, bir ülkenin zenginliği, o ülkenin insanlarının doğuştan gelen kabiliyetlerinin geliştirilerek, bu yeteneklerini ülke ihtiyaçları için en iyi biçimde kullanabilecek bir seviyeye getirilmesiyle mümkün olacaktır. Çünkü bir ülkenin kalkınması, refah seviyesinin yükselmesi, rahat bir hayat tarzının sağlanması, iyi yetişmiş, vasıflı, dürüst, çalışkan insanların gösterdikleri azim, sebat ve çaba ile mümkündür.

Çalışmayı ibadet sayan İslamiyet, atalet ve tembelliğin en büyük düşmanıdır. Veren elin alan elden daha hayırlı olduğunu, fakirlikle küfür arasındaki perdenin bıçak sırtından pek farklı olmadığını bize bildiren dinimiz değil midir? Bir düşünürümüzün dediği gibi, din binası beş direk üzerine kurulmuştur. Bu beş direkten ikisi altındır. Dini binayı daha dayanıklı kılmak için o altın direkleri dikecek servet elde edilmelidir. Bu da çalışıp gayret etmekle olur.

İslam, öncelikle bir toplum kurmuş, sonra idari sistem ve ekonomik yapıyı, daha sonra da medeniyeti ve ilerlemeyi gerçekleştirmiştir. Bu din dünyayı ahiretin tarlası olarak kabul eder. Maddeyi manaya merdiven, maddi yaşayışı manevi yaşayışa azık sayar. Bu dinin Peygamberi açıkça ilan etmiştir: “Dünyalık geçimi olmayanın ahireti de yoktur.” Peygamberimiz, fakirliği, dini olgunluğun bir belirtisi görenlere, “Yoksulluk bir kapıdan girdi mi iman öbür kapıdan çıkmaya başlar” der.

Esasen hayat kişinin kendini işe vermesiyle, çalışmasıyla güzelleşir ve bir mana kazanır. Bunun dışında hayat çekilmez, sıkıntılı olur. Bir fikir adamının dediği gibi, siz kendinizi işe vermekle hayata karşı olan sevginizi belirtiyorsunuz. Hayatı iş yaparak, iş başararak sevmekse, hayatın en gizli sırlarına aşina olmak demektir. Acı duyduğunuz için doğurmayı bir felaket, gövdenizi beslemeyi alnınıza yazılmış bir lanet sayarsanız, ben de size derim ki; ancak sizin alnınızın teri o yazıyı silecektir.

Size hayatın karanlık olduğu da söylenmiştir. Doğrudur hayat hakikaten karanlıktır; hızdan mahrum olursan. Ve her hız kördür, bilgi ile aydınlanmazsa. Ve her bilgi boştur, çalışma ile verimleşmezse. Ve her çalışma kısırdır, sevgi ile bereketlenmezse. Seve seve çalıştığınız zaman kendinizi kendinize, birbirinize ve yaratıcıya bağlamış olursunuz.

Seve seve çalışmak ve iş başarmak ne midir? Dokuduğunun kumaş parçasını sevgiliniz giyecekmiş gibi yüreğinizden çektiğiniz ipliklerle dokumak. Yükselttiğiniz binayı içinde sevgiliniz oturacakmış gibi ruhunuzun hızıyla yükseltmek. Tohumları şefkatle dikmek, ekini sevinerek toplamak.

Çalışma göze görünebilen bir sevgidir. Seve seve çalışmıyor da üzüle üzüle çalışıyorsanız işinizi bırakıp, mabedin kapısında pineklemek ve seve seve çalışanların sadakasını almak daha doğru olur. Çünkü ekmeği kayıtsızlık içinde yoğurursanız, insanların yalnız yarı açlığını gideren acı bir ekmek yoğurmuş olursunuz. Üzümlerinizi istemeye istemeye sıkarsanız, isteksizliğiniz pekmezinize ağı katar.

Günahlarımı hatırlayınca elimde olmadan ağlıyorum. Bu hal bağışlanmam için bir vesile midir? Zeynep/ANKARA

Mevláná’nın şu güzel mısralarıyla cevap vermek istiyorum. “Her ağlamanın sonu gülmedir akıbet/Uzak görüşlü insan mutlu kişidir elbet./Her nerede su varsa yeşillik de vardır/Gözyaşı olan yerde rahmet bulunması doğaldır./Çocuk ağlayınca memedeki süt taşar/Bulut ağlayınca yerdeki çimen coşar.”

1- Ölülerimizin sadece bedenlerinin toprağın altında, ruhlarının ise bizimle birlikte olduğunu düşünüyorum. O halde mezarlıkları ziyaretin anlamı nedir? 2- Mezarlık ziyaretinde abdest almak vb. gibi kurallar var mıdır? 3- Araplarda mezarlık kavramının olmadığı doğru mudur?

Ruh bedeni terk ettikten sonra kabirle ilişkisi olup olmadığı tartışma konusudur. Bu hususta Hz. Peygamber bizim için örnektir. Hz. Peygamber, bizzat annesi Amine’nin mezarını ziyaret etmiştir. Ayrıca peygamberimizin her yıl Uhud şehitlerini de ziyaret ederdi. Ara sıra da Baki kabristanına uğrayıp dua ederdi. Kabirlere zaman zaman ziyarette bulunup ölülere dua etmek, ölümü hatırlamak açısından faydalıdır. Peygamberimiz, “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü size ahireti hatırlatır” buyurmuştur. Mezarlık ziyaretinde abdest almak vb. kurallar yoktur. Arap ülkeleri içerisinde Suudi Arabistan mezarlıklara bizde olduğu kadar önem vermez. Mermerden mezar yaptırmak, sık sık ziyaret etmek gibi ádetleri yoktur.

İslamiyet’i seçen bir gayrimüslimin ismini değiştirip Müslüman isim alması zorunlu mudur? ALMANYA

Müslümanlığı seçen kişinin isminin İslam inancıyla çatışan herhangi bir yönü varsa adı değiştirilir ve o kişiye yeni bir ad verilir. Örnek vermek gerekirse, İsa’nın kulu vb. anlamına gelen isimler değiştirilir. Hz. Peygamber de ihtida edenlerin tevhid inancına ters düşen isimlerini değiştirmiş. Söz gelişi güneşin kulu adını taşıyanlara Allah’ın kulu anlamına gelen Abdullah ismini vermiştir. Bunun dışında bir Arap adı alma gibi zorunluluk yoktur.

Din ve devlet

Mehmet Nuri YILMAZ

DİN; akıl sahiplerini, kendi tercihleriyle mutlak hayra ve nimete sevk eden, Allah tarafından konulan ilahi prensipler bütünüdür. Buna göre din, akıl sahibi gerçek kişileri muhatap almakta ve onların bilerek, isteyerek özgür iradeleriyle yaptıkları eylemlerine değer vermektedir. Baskı ve cebir yoluyla yapılan bir eylemin dini açıdan bir değeri yoktur.

Dinin amacı, insanları iyi ve hayırda yarışa sevk ederek dünyada, ahirette mutlu olmalarını sağlamaktır. Din, insanları varoluş sorunu üzerine düşünmeye davet etmekte ve yaratılıştaki sebep ve amaçtan haberdar etmektedir. İnsana kendisi ve evren hakkında bir bakış açısı sunmaktadır.

Bu yönüyle din, insanın manevi hayatının bütün yönlerini kucaklayan bir fonksiyon görmekte ve insanın nihai ilgi ve endişelerine, hayatın anlamı ve bununla ilgili temel sorulara hitap etmektedir. İnsan dinde kendi mahiyeti ve evrendeki yeri hakkında bir bilgi şeması bulmaktadır. Dinin özünü iman, ibadet, bilgi ve ahlaki davranış teşkil etmektedir.

Devlet ise belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun, egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenme olarak tarif edilmektedir. Bu tarif, devletin metafizik veya siyasi anlamda bir kutsallığının olmadığına işaret etmektedir. Devlet, bireylerin doğal, insani ilgi ve ihtiyaçlarını karşılamak için vardır. Yaşama, güvenlik, adalet, özgürlük, bu ilgi ve ihtiyaçların en temel ve tabii olanlarıdır.

Kur’an’da ve sünnette devlet örgütlenmesi ve devletin yönetim şekliyle ilgili özel ve ayrıntılı hükümlere yer verilmemektedir. Kur’an ve sünnetin en belirgin vasıflarından birisi, fert ve toplum bazında, insan hayatının bütün alanlarını norm, ilke, prensip ve değer yargılarıyla kuşatmasıdır. Kur’an ve sünnet, devletin yöneticileri ile yönetilenleri de kapsayacak tarzda insan ilişkilerinin genel çerçevesine temas etmekte, ancak idare şeklini belirlemeyi insanın kendisine bırakmaktadır.

Bunun hikmeti, Müslümanlara siyasi düzenlemelerde, zaman ve mekánın şartlarına göre hareket etme genişliği tanımasıdır. Zira, siyasi yapı dinamiktir, değişkendir. Zamana, mekána ve milletlere göre farklılık gösterir. Onu belirli bir şekille sınırlamak ise mümkün değildir.

Kur’an’ın ihtiva ettiği hayatın tümüyle ilgili prensiplerden, siyasi alanla ilgili olarak bazı esasları çıkarmak mümkündür. İstişare etmek, haksızlık yapmamak, emaneti ehline vermek, her halükárda adaleti gerçekleştirmek, ahlakı ve kamu düzenini muhafaza etmek, bu ilkelerden sadece birkaçıdır.

Hz. Peygamber’in hem dini lider hem de devlet başkanı olmasına bakarak İslam’ın teokratik bir siyasi düzeni öngördüğünü söylemek mümkün değildir. Peygamberler müstesna kişiliklerdir. Hz. Peygamberimiz Medine’de peygamberlik misyonunun yanı sıra, devlet başkanlığı görevini de üstlenmiş, ancak siyasi icraatında sürekli olarak halkla istişare yoluna gitmiştir. Onun, önemli, önemsiz, dünyevi işlerde ve alacağı siyasi kararlarda arkadaşlarına danıştığı, zaman zaman verdiği karardan vazgeçtiği, ikna olmasa da çoğunluğun kararına uyduğuna dair örnekler pek çoktur.

Türkiye’de İslami nizam, İslami devlet vs. gibi konulardaki neşriyat fevkalade kalitesizdir ve çoğunluğu itibarıyla Ortadoğu, Arap ve Pakistan kaynaklı tercümelerdir. Bu arada, İran ve Müslüman Kardeşler teşkilatının özellikle yayın yoluyla Türkiye’deki gelişmeleri etkiledikleri görülmektedir. Kur’an’da birçok yerde geçen “Hüküm ancak Allah’a aittir” ayetiyle “Hákimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini birbirine karıştırmamak gerekir.

Kur’an’da yer alan ayetlerde mutlak hákimiyetin yüce Allah’a, yeryüzündeki siyasi egemenliğin de halka ait olduğu anlaşılmaktadır. Bugün yönetimde halkın iradesini esas alan Cumhuriyet sisteminin İslam’a karşıt olduğunu söylemek mümkün değildir.

Aksine İslam’ın öngördüğü temel maslahatları gerçekleştirmesi açısından, Cumhuriyet ve demokrasinin geçmişte İslam tarihindeki tatbik sahasına konan siyasal rejim ve sistemlerden İslam’ın ruhuna daha uygun düştüğü dahi söylenebilir. Halk iradesini hiçe sayan devlet anlayışını İslam’la telif etmek mümkün değildir.

Şunu da ifade edelim ki, İslamiyet’te din hizmeti veren kişiler gibi devlet hizmetlerini yürüten kişilerin de kutsallıkları ve dokunulmazlıkları yoktur. Devleti yönetenlerin vazifesi; bir emaneti yüklenmek, önemli bir hizmeti yerine getirmek, tam bir eşitlik içerisinde insanlar arasında ırk, sınıf, din ayrımı yapmadan toplumun huzurunu sağlamaktır.

Kocam benim mal varlığımı elimden almak istiyor. Buna hakkı var mı?

Evlenmeden önceki mal varlığı herkesin özel malıdır. Erkeğin, eşinin malını zorla alıp harcamaya hakkı yoktur. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Kadınlara zorla váris olmanız size helal olmaz.” Bir başka ayette de, “Ey Allah’a inananlar! Karşılıklı rıza hariç mallarınızı aranızda haksız olarak yemeyin” denilmektedir.

Gizli nikáh yaptırma konusunda ne derseniz.

Gizli nikáh olmaz. Nikáhın aleni olması, yani herkes tarafından duyulması gerekmektedir. Resmi nikáh yapılmadan imam nikáhı yapılmamalıdır.

“Bir kavme benzeyen kişi o kavimdendir” hadisini izah eder misiniz?

Bu hadiste kendi değerlerini bırakıp, yaşantıda, ruhta ve düşüncede yabancıları taklit ederek onlara benzeyenler kastedilmektedir. Buna günümüzde asimilasyon denilmektedir. Nitekim Avrupa’daki vatandaşlarımıza asimile olmamaları hususunda öğütler verilmektedir.

Hocanın biri dini, “Allah’ın emirlerini tamamıyla tutup yasakladıkları şeylerden de tamamıyla kaçınmaktır” diye tarif etti. Dinin bu şekilde tarif edilmesi ne kadar doğrudur.

Din böyle tarif edilirse, onun bir emrini yerine getirmeyen veya yasakladığı şeyi yapan dinden çıkmış olur. Dolayısıyla böyle bir tarif yerinde değildir. Dinin en meşhur tanımı; akıl sahiplerini kendi hür iradeleriyle dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştıran ilahi sistem bütünü şeklindedir.

Sakal uzattım. Eşim bundan hoşlanmıyor. Aramızda soğukluk oldu. Boşanmaya kadar iş uzadı. Ne yapmalıyım?

Hanımınız sakaldan hoşlanmıyorsa illa bir sünneti yerine getireceğim diye sakal bırakmada ısrar etmeyiniz. Bu yüzden bir aile yuvasının dağılmasını hoş karşılamak mümkün değildir. Eşler arasında esas olan sevgi ve muhabbettir.

Laiklik üzerine

Mehmet Nuri YILMAZ

BUGÜNKÜ makalemi okurlarımdan gelen “Laiklik, Türk toplumunu İslam’dan uzaklaştırmış mıdır?” ve “Batı tipi laiklik neden uygulanmıyor?” sorularına ayırmış bulunuyorum. Aslında bu konuya daha önce de değinmiştik. Önemine binaen bir kere daha değinmekte fayda görüyorum. * * *

Laiklik, Batı’da kilise ve kralların menfi tutumuna aksülamel olarak ortaya çıkmış bir kavramdır. Bilindiği üzere, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra fiilen hayata geçirilmiştir. Böylece egemenlik kraldan halka geçmiş, dolayısıyla kilisenin din istismarına son verilmiştir. Ortaya çıkan laik devlet anlayışı, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, din ve vicdan hürriyetinin teminat altına alınması temeline dayandırılmıştır. Burada şunu ifade etmeliyim ki, siyasi, felsefi ve hukuki anlamları olan laikliğin pratiğe dönüşmesi, yani uygulama biçimi her ülkede kendi tarihi ve sosyal şartları çerçevesinde şekillenmiştir. Dolayısıyla, ülkelerin anayasalarına bu ilkenin yansıması da değişkenlikler arz etmektedir. Mesela, Fransa’da kilise ile devlet işleri tamamen ayrılırken, İngiltere’de kral veya kraliçe siyasi iktidarı olduğu gibi dini iktidarı da simgeleyen bir yapı olarak korunmuştur. ABD’de ise daha farklı bir uygulama söz konusudur. Bunun gibi diğer birçok ülkede farklı anlayış ve uygulamalar mevcuttur. 1937 yılında Anayasamıza giren laikliğin bizdeki uygulaması da ülkemizin tarihi ve sosyal şartlarının bir sonucu olarak “nev’i şahsına münhasır” özellikler arz etmektedir. Ülkemizde devlet işleri vatandaşlarımızın iradesiyle seçilen Meclis tarafından yürütülmektedir. Dinin özünü teşkil eden iman, ibadet ve ahlak ile ilgili hükümlerin vatandaşlarımıza anlatılması görevi ise, bir din hizmeti olarak yine devletin içerisindeki bir kurum vasıtasıyla sunulmaktadır. Bu uygulama, bizzat ülkemizi kuran ve laik, sosyal hukuk devleti olarak şekillendiren iradenin ortaya koyduğu bir uygulamadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranlar, tarihi tecrübeleri ülkemizin sosyal ve siyasal şartlarını dikkate alarak böyle bir uygulamayı gerçekleştirmişlerdir.

Laikliğin kabulü ülkemizde bir tepki doğurmamıştır. Çünkü bizde teokratik bir anlayış ve ruhban sınıfı olmadığı için kilise ile devletin hakimiyet kavgası ve buna bağlı sıkıntıları da olmamıştır. Bizde özellikle son dönem Osmanlı siyasetinde dini kavramların öne çıkartılması sebebiyle, dinin siyasete alet edilmesi endişesi ve korkusu bazı kesimlerde özellikle aydınlarda yer etmeye başlamıştır. Laikliğin ilke olarak alınışının temel saiki de budur. Ancak müesseselerde geleneksel yapının dışında önemli bir farklılaşma olmamıştır. Din bir kamu hizmeti olarak görülmüş ve devlet yapısı içinde muhafaza edilmiştir. Her dinin cemaatinin kendi teşkilatlanmasını yapıp, kendi eğitim ihtiyaçlarını karşılaması gibi, laikliğin Batı’daki uygulamasına hiçbir seviyede itibar edilmemiştir. Dini eğitim de dahil devlet bünyesinde ve kamu hizmeti kavramı içindedir. Bu yapı ve anlayış Osmanlılardan beri bize özgü bir kurumlaşma biçimidir. Ama bu yapı ve anlayış laiklik adı altında savunulursa, laikliğin teorik yapısına da, tarihi gelişmesine de uymaz. Avrupa tarzında bir laikliğe geçiş, Türk devlet ve toplumunun bütünlüğü açısından bugün için mümkün görülmemektedir.

Sorunuzun “Laiklik ilkesi Türk toplumunu İslam’dan uzaklaştırmış mı?” kısmına gelince; hemen ifade etmeliyim ki, laiklik dinin yok olduğu; kutsal değerlerin insan yaşamı için anlam ve işlevini yitirdiği, hatta dini örgütlenmenin bittiği anlamına kesinlikle gelmemektedir. Laiklik; din ve devlet kurumlarının rollerinin ayrışması, bireylerin dini ve vicdani kanaatlerine müdahale edilmemesi anlamına gelir. Bu gün modern toplumlarda laiklik din ve vicdan hürriyetinin teminatıdır. Din gibi kutsal bir duygunun istismarının önlenmesinin de garantisidir. Nitekim, Atatürk; “Laiklikten dinsizlik anlamı çıkartmak isteyen bezirganlara fırsat vermeyeceğiz” demiştir. Hatta Atatürk’ ün şu sözü, ülkemizde uygulamasını istediği laiklik anlayışını tüm açıklığı ile ortaya koymaktadır: “Laiklik sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek değildir. Dindarın, din ve ibadet hürriyetini tekeffül etmektedir.”

Zaman zaman ülkemizde laiklik konusunda kutuplaşmalar, zıtlaşmalar yaşanmaktadır. Laik-antilaik tartışmaları yapılmaktadır. Laiklik bir kesim tarafından din düşmanlığı, diğer bir kesim tarafından da dini değerlere topyekûn karşı olmak gibi algılanmaktadır. Bu, yanlış bir anlayıştır. Laiklik ayrışma unsuru değil bir uzlaşma anlayışıdır. Her sistemin uygulanışında birtakım aksaklıklar olabilir. Bunu düzeltmek bizim elimizdedir. Toplumsal hadiselerde geriye dönüş söz konusu değildir.

Sünnet namaz ile nafile namaz arasında bir fark var mıdır?

Sünnet namazı, Hz. Peygamberin bazen belli zamanlarda ve belli rekat olarak kıldığı namazlardır. Bunlar, öğlenin farzından önce ve sonra, ikindinin farzından önce ve akşamın farzından sonra, yatsının farzından önce ve sonra, sabah namazının farzından önce, cumadan önce ve sonra kılınan sünnetler ile teravih namazıdır. Nafile namazlar ise, vakti ve rekatı tayin edilmemiş namazlardır. İstenildiği kadar kılınabilir. İki rekatta veya dört rekatta selam verilebilir.

Devlet dairesinde memurum, ikindi namazını kılmaya fırsat bulamıyorum, sonra kıldığımda kaza etmiş olur muyum?

Yolcular, işçiler, memurlar, askerler, öğrenciler vs. sıkışık zamanlarda farz namazlarını tam vaktinde kılma imkanı bulamadıklarında, öğle ile ikindi namazlarını öğle vaktinde veya ikindi vaktinde birbiri ardınca birleştirerek kılabilirler. Akşam namazı ile yatsı namazı da biri öbürünün vaktinde aynı şekilde kılınabilir. Bu şekilde birleştirilerek kılınan namazlar kaza sayılmaz. Hz. Peygamber’in de böyle yaptığı hadis kitaplarında anlatılmaktadır.

İmamın arkasında cemaatle namaz kılarken Fatiha’yı okuyorum, bunun bir sakıncası var mı?

Hasan Tahsin BAYRAM/Almanya

Cemaatle kılınan farz namazlarında Hanefilere göre ayakta “Süphaneke”den başkası okunmaz. İmam cemaatin yerine okumuş sayılır. Şafilerde ise imam Fatiha’yı bitirdikten sonra imama uyan cemaat Fatiha’yı okur. İmam Malik ve Hanefilerden İmam Züfer’e göre, imam sesli olarak okuyorsa, cemaat sadece imamı dinler, kendisi okumaz. İmam içinden okuyorsa, cemaat içinden yalnız başına kılıyormuş gibi Fatiha ve sure okur.

Cenaze namazı abdestsiz kılınır mı?

Cenaze namazı diğer namazlar gibi abdestle kılınır. Ancak, namaza yetişemeyeceği bir durum olursa teyemmüm ederek kılınabilir.