Türkler Arasında İslam’ın Yayılmasında Etkili Olan Şahsiyetler – Din Kültürü

Türkler Arasında İslam’ın Yayılmasında Etkili Olan Şahsiyetler

by sofi · Published 25/12/2017 · Updated 18/01/2020

Siyasi ve ticari ilişkiler sonucunda İslamiyeti tanıyan Türkler arasında Müslümanlığın yayılmasında bazı âlimlerin, düşünürlerin ve mutasavvıfların önemli rolü olmuştur. Bu âlim, düşünür ve mutasavvıflar hem yazdıkları eserlerle hem de ortaya koydukları görüşlerle Türklerin İslam anlayışının şekillenmesinde etkili olmuşlardır.

İslam dininin Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığıyla insanlığa gönderilmesinden sonra Türkler, İslam dinini tanımaya başladılar. 8. yüzyıldan itibaren Türklerin İslamiyet’i benimsedikleri ve özellikle Abbasi Devleti ile birlikte devlet kademelerinde yönetici olarak görevlendirildikleri görülmektedir. 10. yüzyılda ise ilk Müslüman Türk devletleri kurulmaya başlamıştır. Anadolu’nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında en büyük etken 11. asırda başlayan büyük göçtür. Bilhassa göçebeler arasında bulunan dervişlerin azami gayretleri Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Anadolu’da büyük bir nüfuz kazandığı, bilhassa tarikatının Osmanlı zamanında kuvvetlendiği bilinmektedir.

Bektaşi tarikatı Osmanlı askerî teşkilatı içinde geniş bir yer tutan Yeniçeri Ocağı’nın manevi dayanağı olarak kabul edilmiştir. Anadolu’da etkili olan bir başka teşkilat da hiç şüphesiz Ahiliktir.12 Türklerin İslam anlayışının oluşmasında ve bir İslam medeniyeti inşa etmelerinde etkili olan birçok sebep ve şahsiyet vardır. İtikadi konulardan fıkhi konulara, tasavvufi anlayıştan ahilik teşkilatına, fütüvvet anlayışından kardeşlik ahlakına kadar etkili olan bütün bu şahsiyetler ortak değerlerimizdir. Milletimizin İslam anlayışının oluşmasında etkili olan bazı şahsiyetler şunlardır:

Ebu Hanife

Ebu Hanife’nin asıl adı Numan b. Sabit’tir. Ebu Hanife, onun künyesidir. Çağdaş âlimler arasında seçkin bir yere sahip olması, İslami ilimlerdeki derin bilgisi, üstün zekâsı ve içtihatta öncü konumunda olması gibi sebeplerden dolayı da kendisine en büyük imam anlamına gelen “İmam-ı Âzam” denilmiştir. Ebu Hanife 699 yılında Kûfe’de dünyaya gelmiş, 767 senesinde Bağdat’ta vefat etmiştir.

İmam-ı Âzam Ebu Hanife, ticaretle uğraşan varlıklı bir ailenin çocuğudur. Kendisi de uzun süre ticaretle meşgul oldu, kumaş ticareti yaptı. Çevresindeki ilmî faaliyetlerden etkilenen Ebu Hanife, İmam-ı Şa’bî’nin de yönlendirmesiyle ilim tahsiline yöneldi. Çeşitli âlimlerden ders alan Ebu Hanife’nin en önemli hocası, döneminin tanınmış bilginlerinden Hammad b. Ebi Süleyman’dır (öl. 738). İmam-ı Âzam, on sekiz yıl boyunca bu büyük âlimden ilim tahsil etti. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen Ebu Hanife; Arap dili, kıraat, akait, kelam, tefsir, hadis gibi temel İslami ilimleri öğrendi. Özellikle fıkıh ve akait alanında uzmanlaştı ve bu alanlardaki görüşleriyle İslam dünyasında derin etkiler bıraktı. Akait alanındaki görüşlerini içeren eseri, Fıkh-ı Ekber adını taşımaktadır. İmam-ı Âzam Ebu Hanife, pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Bunlar arasında en tanınmışları İmam Züfer (öl. 775), İmam Ebu Yusuf (öl. 798) ve İmam Muhammed’dir (öl. 805).

İmam-ı Âzam Ebu Hanife, asıl şöhretini fıkıh alanında kazandı. Bu konuda ortaya koyduğu görüşlerle, içtihatlarıyla geniş halk kitlelerini etkiledi. Onun bu alandaki görüşleri halk tarafından büyük kabul gördü. İmam-ı Âzam’ın öncülüğünde başlayan ve talebelerinin gayretiyle gelişip yaygınlaşan fıkıh ekolü, Ebu Hanife’ye nispetle “Hanefi mezhebi” olarak isimlendirildi. Günümüzde dünya üzerindeki birçok ülkede Müslümanlar, ibadetlerini ve günlük hayatlarını onun fıkhi görüşlerine dayanan Hanefi mezhebine göre sürdürmektedir. Ülkemizde de halkın büyük bir bölümü Hanefi mezhebine mensuptur. İmam-ı Âzam’ın hoşgörülü, ılımlı ve pratik dinî yorumu, halkımızın İslam dininin gereklerini kolayca yerine getirmesinde önemli rol oynamıştır. (Mustafa Uzunpostalcı, TDVİA, “Ebu Hanife” maddesi, C 10, s. 131-138; Şerafeddin Gölük, Kelam Tarihi, s. 63; Muhammed Ebu Zehra, Ebu Hanife, s. 33-39.)

İmam-ı Âzam Ebu Hanife, mutlaka benim görüşüm doğrudur, diye düşünmemiştir. Derslerinde ve ilim meclislerinde herkesin fikrini ifade etmesine imkân vermiştir. Başkalarını, kendi düşüncelerini benimsemeye zorlamamıştır. Tartışma sonucunda bir görüşe ulaştığında, “Bizim kanaatimiz ve ulaşabildiğimiz en güzel görüş budur. Bundan daha iyisini bulan olursa şüphe yok ki doğru olan onun görüşüdür.” derdi. (Hatîb el-Bağdâdî, et-Tarihu’l- Bağdat, C 13, s. 352.)

“Bu, bizim görüşümüzdür. Kimseyi bu görüşü almaya zorlamayız. Herkes bu görüşü mutlaka kabul etmelidir de demeyiz. Kimin yanında bizim görüşümüzden daha güzeli varsa onu ortaya koysun.” (İbn Abdilberr, el-İntiqa, s.258; Ali Pekcan, “İmam A’zam Ebu Hanife’nin Kişisel ve Toplumsal Yaşamına Bir Bakış,” İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, s. 22.)

Ebû Hanife’nin asıl adı Numan B. Sabit’tir. 699 yılında Kûfe’de doğmuş, 767 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Ebû Hanife, “İmam-ı Âzam” (en büyük imam) lakabıyla tanınır. Ebû Hanife ticaretle uğraşan varlıklı bir ailenin çocuğudur. İlim öğrenmeye başlamadan önce kumaş tüccarlığı yapmıştır. Ebû Hanife’nin doğup büyüdüğü Kûfe; farklı millet ve medeniyetlerle bağlantılı, yeni Müslüman olanlara İslam’ın ve Arapçanın öğretildiği önemli bir şehirdir. Burası aynı zamanda bir ilim merkezidir. Üstün bir zekâya sahip olan Ebû Hanife’yi çevresindeki âlimler ilme yönlendirmişlerdir. (Mustafa Uzunpostalcı, “Ebû Hanife”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 10, s. 131)

Ebû Hanife önce kelâm ilminde tanınmış, daha sonra fıkıh öğrenimi yapmıştır. Hocası Hammad b. Süleyman’dan fıkıh dersleri almıştır. O, meseleleri çözüme kavuştururken önce Kur’an-ı Kerim’e sonra da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine başvurmuştur.

Ebû Hanife pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Öğrencilerini ilmî olarak yetiştirirken bir yandan da yoksul öğrencileri maddi olarak desteklemiştir. Onun görüşlerinin sistemleşmesinde ve yayılmasında en çok pay sahibi olan öğrencileri İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’dir. İmam-ı Âzam’ın görüşleri, öğrencileri tarafından “Fıkhu’l Ekber” adlı kitapta toplanmıştır.

İslam’ı kabul etmesinden itibaren Türklerin büyük çoğunluğu Ebû Hanife’nin görüşlerini benimsemiş, ona karşı büyük saygı ve sevgi beslemişlerdir. Bu görüşler, Türklerin İslamı anlamasında ve yorumlamasında da etkili olmuştur.

Ebû Hanefi’nin görüşleri etrafında oluşmuş olan Hanefi mezhebinin en çok benimsendiği yerler Türkiye, Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkant’tır. Ayrıca Hanefilik; Balkan Türkleri, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Irak ve Suriye Müslümanları arasında da yaygındır.

Mâturîdî

Mâturîdî, bugünkü Özbekistan sınırları içinde bulunan Semerkant’ın Mâturid köyünde 853 yılında dünyaya gelmiştir. Yine aynı yerde, 944 yılında vefat etmiştir. Döneminin tanınmış âlimlerinden ilim öğrenip kendini yetiştirmiştir. Kelam, tefsir, fıkıh ve mezhepler tarihi gibi ilim dallarında eğitim almıştır. Ancak esas itibarıyla kelam ve akait alanındaki görüşleriyle ön plana çıkmış ve meşhur olmuştur. Bu alandaki görüşleriyle yüzyıllardır geniş halk kitleleri üzerinde önemli tesirler bırakmıştır.

İmam Mâturîdî, İslam inançlarının sistemli bir şekilde ortaya konulmasında, sapkın görüşler karşısında savunulmasında, akıl ve nakille temellendirilmesinde İmam Eş’ari (öl. 935) ile birlikte en önemli rolü oynamıştır.

Onun görüşlerine dayanan Mâturîdîlik, günümüze kadar varlığını sürdüren iki büyük itikadi mezhepten biridir. Geçmişten günümüze milyonlarca Müslüman, onun görüşlerine dayanan Mâturîdî mezhebini benimsemiştir. Kelam alanında Kitâbü’t-Tevhîd ve Kitabu’l-Makâlât, tefsir alanında ise Te’vilâtü’l-Kur’an, İmam Mâturîdî’nin en önemli eserleri arasında sayılabilir.

İmam Mâturîdî akla önem verir. Ancak akıl mutlak doğruyu her zaman bulamayabilir. Bu sebeple onun bir kılavuza ihtiyacı vardır. Bu kılavuz da peygamberlere gelen vahiydir. İmam Mâturîdî hem akla hem de nakle yani Kur’an ve sünnete önem verir. İslam’ın inanç esaslarını akıl ve nakil temeline dayandırarak açıklamaya çalışır. İmam Mâturîdî’ye göre Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliği, peygamberlik, cennet ve cehennemin varlığı hem akıl hem de nakil ile açıklanabilir. İnsan, kendisine peygamber gönderilmese de Allah’ın (c.c.) varlığını bilmek ve Yüce Yaradan’a iman etmekle yükümlüdür. Çünkü kâinattaki mükemmel düzen, varlıklar arasındaki eşsiz uyum, Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini açıkça ortaya koymaktadır.

İmam Mâturîdî’ye göre iman, kalp ile tasdik ve dil ile ikrardır. İmanda aslolan, kalp ile tasdiktir. Ancak mümin kişi, imanını dili ile de ifade etmelidir ki onun Müslüman olduğu bilinsin ve kendisine buna göre muamele edilsin. İmam Mâturîdî’ye göre iman, amelden bir parça değildir. Dolayısıyla kişi içki içmek, kumar oynamak, zina etmek vb. günahları işlese de iman ettiği için dinden çıkmış olmaz. Ancak günah işlemiş olur. (Şükrü Özen, TDVİA, “Mâturîdî” maddesi, C 28, s. 146-150; Şerafeddin Gölcük, Kelam Tarihi, s. 76-81.) Türk asıllı büyük bir âlim olan İmam Mâturîdî, Türklerin İslam anlayışının oluşmasında önemli rol oynamış şahsiyetlerden biridir. Bugün ülkemizde yaşayan halkın büyük bölümü, inanç konusunda onun ortaya koyduğu görüşleri benimsemektedir. Türkiye’de yaşayan Müslümanların çoğunluğu amelde Hanefi mezhebini, itikatta ise Mâturîdî mezhebini benimsemiştir.

Asıl adı Ebû Mansûr Muhammed b. Mansûr’dur. İmam Maturidî, Türkistan’daki Semerkant şehrine bağlı Maturid köyünde tahminen 850’li yıllarda doğmuş, 944 yılında Semerkant’ta vefat etmiştir.

Maturidî, din, mezhep, felsefe, kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan Mâverâünnehir bölgesinde yaşamıştır. Bu bölge ve çevresi ilmî faaliyetler açısından oldukça önemlidir. Maturidî’nin böyle bir çevrede yetişmiş olması, fikrî ve ilmî düzeyde ilerlemesini olumlu yönde etkilemiş, birçok âlimle tanışmasına imkân vermiştir. (Recep Önal, “Mâtürîdî’nin Hayatı, Eserleri ve Kelam İlmi’ndeki Yeri”, Akademik İncelemeler Dergisi, C 8, s. 326.)

Kelâm, tefsir, fıkıh ve mezhepler tarihi alanlarındaki çalışmalarıyla tanınan İmam Maturidî, döneminin ünlü âlimlerinden dersler almış, Ebû Hanife’nin kelâm anlayışını takip etmiştir. Bu konuyla ilgili en meşhur eseri “Kitâbu’t-Tevhîd”dir.

Türklerin din anlayışı ve dini düşünce tarihi açısından Maturidî’nin Kitâbu’t-Tevhîd ve Te’vîlâtü’l Kur’an adlı eserleri oldukça önemlidir. Maturidî bu eserlerinde kendinden öncekilerin tartışmadığı problemleri tartışmış, daha önce kullanılmayan akli ve nakli temellendirmeler yapmış, Kelam’a bir bilim hüviyeti kazandırmıştır. (Sönmez Kutlu, “Bilinmeyen Yönleriyle Türk Din Bilgini: İmâm Maturidî”, Dini Araştırmalar, C 5 s. 8.) Maturidî’nin görüşleri çerçevesinde oluşan Maturidîlik; Türkiye, Balkanlar, Orta Asya, Çin, Hindistan, Pakistan ve Eritre’de yaşayan Müslümanların büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiştir. (Saim Kılavuz, İslâm Akâidi ve Kelâm’a Giriş, s. 475.) Maturidî’nin görüşleri, Türklerin dinî anlayışını ve inanç sistemini büyük ölçüde etkilemiştir.

Şafiî

“Kanaatkâr bir gönüle sahip olduğun zaman dünyaya hükümran olana eşit olursun.” ( Ş afiî)

(M. Afif ez-Zûbî, Divânü’l-İmâmi’ş-Şâfiî, 15.; Hasan Güleç, “İmam Şafiî ve Edebî Şahsiyeti”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, s. 127.)

Asıl adı Muhammed b. İdris olan İmam Şafiî 767 yılında Gazze’de doğmuş, 820 yılında Mısır’da vefat etmiştir. Küçük yaşta babasını kaybeden Şafiî annesi ile Mekke’ye gitmiştir. Mekke’de ilim öğrenmeye başlamış, yedi yaşındayken Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiştir. (Hasan Güleç, “İmam Şâfiî ve Edebî Şahsiyeti”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, s. 119-120.)

Mekke’den Medine’ye giden Şafiî, orada İmam Mâlik’ten ders almaya başlamıştır. İmam Mâlik, Şafiî’nin yeteneğini keşfetmiş ve onunla bizzat ilgilenmiştir. İmam Şafiî Bağdat’tan sonra Mısır’a gitmiş, vefat edene kadar burada yaşamıştır. “el-Ümm” adlı eserinde Mısır’da kaldığı dönemdeki fıkıh düşüncesini ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. (Bilal Aybakan, “Şâfiî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C 38, s. 230.) “er-Risale” adlı eseri İslam hukukunda ilk usûl kitabı olarak kabul edilmektedir.

İmam Şafiî’nin fikrî yapısının merkezinde Kur’an ve sünnet yer almaktadır. O dinî konularda karar verirken önce Kur’an-ı Kerim’e, sonra Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünnetine başvurmuştur. Eğer çözümü onlarda bulamazsa İslam bilginlerinin ortak görüşlerine başvurmuş, burada da bulamazsa kıyas* metodunu kullanmıştır. İmam Şafiî’nin görüşleri etrafında Şafiî mezhebi oluşmuştur. Şafiî Mezhebi Mısır’da, Anadolu’nun doğu kesiminde, Kafkasya, Azerbaycan, Filistin, Seylan, Malaya ve Endonezya adalarında benimsenmiştir. Türkiye’de Şafiî mezhebinin çok sayıda mensubu bulunmaktadır.

Ali er- Rıza

Müslümanlığın Türkler arasında yayılmasında Peygamberimiz’in (s.a.v.) soyundan gelen bazı şahsiyetlerin de rolü olmuştur. Bunlardan biri olan Ali er-Rıza, Şiilikte çok önem verilen ve masum olduğuna inanılan on iki imamın sekizincisidir. Asıl adı Ali b. Musa b. Cafer’dir. Onun, 765 veya 768 yılında dünyaya geldiği, 818 senesinde de vefat ettiği belirtilmektedir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) soyundan gelmektedir ve on iki imamdan yedincisi olan İmam Musa Kâzım’ın oğludur.

Halkın büyük saygı gösterdiği, ilim ve takva sahibi bir kişiliğe sahip olan Ali er-Rıza, kendisini ilme adamış, siyasetten olabildiğince uzak durmaya gayret etmiştir. Mescid-i Nebi’de ilim meclisi kurup dersler okutmuş, fetvalar vermiştir. Halife Me’mun onu veliaht tayin etmiş, önce bunu kabul etmek istememişse de ısrarlar karşısında mecbur kalmıştır. Olayı öğrenen Bağdat’taki Abbasoğulları Me’mun’u görevden alıp amcası İbrahim b. Mehdi’yi halife seçmişlerdir. Bunun üzerine Me’mun, yanında Ali er-Rıza olduğu hâlde Bağdat’a doğru harekete geçmiştir. Yolda Ali er-Rıza hastalanmış ve vefat etmiştir.

İyi huylu, alçak gönüllü ve cömert bir insan olan Ali er-Rıza, az yer, az uyurdu. İlim ve ibadete çok zaman ayırırdı. Kendisine sorulan sorulara ayetlerle cevap verir, Allah’ın (c.c.) ayetleri üzerinde düşünülmesi gerektiğini söylerdi. Kur’an okumaya önem verirdi. Onun, Kur’an-ı Kerim’i kısa sürede hatmettiği belirtilmektedir. Özellikle fıkıh ve tıp alanındaki bilgisiyle ön plana çıkan Ali er-Rıza’nın başlıca eserleri Müsned, Sahifetü’r-Rıza, Fıkhu’r- Rıza, Risale fî Zehebiyye fî Usûli’t- Tıb’dır. (A. Saim Kılavuz, TDVİA “Ali er-Rıza” maddesi, C 2, s. 436-438.)

Emevilerin baskısından kurtulmak amacıyla Ehl-i Beyt’ten olan bazı kişiler Türk illerine göç edip buralara yerleşmişlerdir. Bu insanlar gerek yaşantılarıyla gerekse söylemleriyle çevresindekilere İslam dinini sevdirmişlerdir. Yüce dinimizin insanlığa hayat veren prensiplerini halka açıklayıp öğretmişlerdir. Böylece Türkler arasında İslam’ın yayılmasına katkıda bulunmuşlardır.

Ahmet Yesevî

Ahmet Yesevî, Orta Asya Türklerinin İslam’ı anlamasında ve yaşamasında çok önemli rol oynamış büyük bir düşünür, şair ve mutasavvıftır. XI. yüzyılın sonlarında, Batı Türkistan’daki Çimkent şehrine bağlı Sayram kasabasında doğmuştur. Babası, Hz. Ali’nin (r.a.) soyundan geldiği kabul edilen ve Sayram’ın tanınmış şahsiyetlerinden olan Şeyh İbrahim, annesi de Musa Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur. Küçük yaşta anne ve babasını kaybeden Ahmet Yesevî, ablası Gevher Şahnaz ile Yesi şehrine gelip yerleşmiştir. Burada tanınmış mutasavvıf Arslan Baba’nın ders halkasına katılmış, onun eğitiminden geçmiştir. Yesi’de kendini yetiştiren Ahmet Yesevî, dönemin önemli ilim ve kültür merkezlerinden biri olan Buhara’ya gelmiştir. Buhara’da büyük âlim ve mutasavvıf Yusuf Hemedâni ile tanışmış, ondan ders almıştır. 1140’ta hocasının vefat etmesinden sonra Yesi’ye dönmüş ve burada halkı irşat faaliyetlerine başlamıştır. Vefatına kadar Yesi’de irşat çalışmalarına devam eden Ahmet Yesevî’nin görüşleri ve manevi terbiye anlayışı, kendi adıyla anılan Yesevîlik tarikatının temellerini oluşturmuştur. Sade ve etkileyici bir dille söylediği şiirlerine hikmet adı verilmiş ve onun şiirleri Divan-ı Hikmet adlı eserinde toplanmıştır. Hoca Ahmet Yesevî, 1166 senesinde Yesi’de vefat etmiştir. Türbe hâline getirilen mezarı buradadır.

İyi bir medrese eğitimi alan Hoca Ahmet Yesevî; Arapça ve Farsçayı iyi biliyordu. Tefsir, hadis, fıkıh gibi ilimlerin yanı sıra tasavvufu da öğrenmişti. İnsanlara dinin hükümlerini, güzel ahlak ilkelerini, tasavvufun esaslarını, tarikatının adap ve erkânını öğretmeye çalışmak, İslam dinini Türklere sevdirmek onun başlıca gayesi olmuştur. Ahmet Yesevî, İslam dinini halka sade bir dille ve onların anlayacağı şekilde anlatmış, Türkler arasında yüce dinimizin benimsenmesinde, öğrenilmesinde ve yaşanmasında önemli rol oynamıştır. Onun fikirleri, yetiştirdiği öğrenciler vasıtasıyla Orta Asya’nın ve Anadolu’nun hemen her yerinde yayılmıştır. İlk Türk- İslam mutasavvıflarından biri olana Hoca Ahmet Yesevî, görüş ve düşünceleriyle Türk dünyası üzerinde derin tesirler bırakmış; Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli başta olmak üzere kendisinden sonra gelen pek çok düşünürü, mutasavvıfı etkilemiştir. Onun hikmetleri, Türkler arasında düşünce birliğinin oluşmasında çok önemli rol oynamıştır.

Ahmet Yesevî, Allah (c.c.) sevgisi ve Peygamber (s.a.v.) aşkıyla dolu bir insandı. Hikmet adı verilen şiirlerinde de Allah’ın (c.c.) emirlerini, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetini insanlara açıklamıştır. Nitekim onun Divan-ı Hikmet’i, Kur’an ve sünnetin âdeta bir açıklamasıdır. Kendisi de bunu şöyle açıklamaktadır: “ Benim hikmetlerim hadis hazinesidir. Kişi pay götürmese bil habistir. Benim hikmetlerim Sübhan’ın fermanı, Okuyup bilsen Kur’an’ın anlamı.” (Ahmet Yesevî, Divan-ı Hikmet, s. 427.)

Ahmet Yesevî, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetine, yoluna son derece bağlı bir insandı. Hatta Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefat ettiği 63 yaşına ulaştığında, ondan fazla yerin üstünde kalmayı kendisine yakıştıramamış, tekkesinin avlusuna, toprağın altında bir çilehane hazırlatmış, vefatına kadar burada yaşamıştır. (Hoca Ahmet Yesevî, Divan-ı Hikmet, s. 10-17 ;KemaL Eraslan, TDVİA, “Ahmed Yesevî” maddesi, C 2, s. 159-161.)

Eş’arî

Eş’arî 784 yılında Basra’da doğmuş, 936 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Mu’tezile âlimi Ebû Ali el-Cübbai’den uzun süre ders almıştır. Kırk yaşına kadar benimsediği Mu’tezile ekolünden ilmî yönden görüş ayrılığı yaşayarak ayrılmıştır.

İmam Eş’arî; hadis, fıkıh, tefsir, usûl-i fıkıh, cedel gibi ilimlerle ilgilenmiş ve bu alanlarda eserler vermiştir. Onun tanınmasını sağlayan alanlar kelâm ve itikadî mezheplerdir. (İrfan Abdülhamid, “Eş’arî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C 11, s. 445.) Eş’arî kelâm’da yenilikler ve değişiklikler yapmış, kelâm ilmini felsefe ile rekabet edebilecek bir düzeye kavuşturmuştur. Aynı zamanda kelâm ekolünün önemli kurucularından biri olarak görülmektedir. (Saim Kılavuz, İslâm Akâidi ve Kelâm’a Giriş, s. 476.) Üç yüze yakın eserinin olduğu tahmin edilen İmam Eş’arî’nin sadece beş eseri günümüze kadar ulaşmıştır. Makalâtü’l-İslâmiyyîn adlı eseri Müslümanlar arasındaki itikadî konularda ortaya çıkan farklı görüş ve mezheplere dair ilk kaynaklardandır. (İrfan Abdülhamid, “Eş’arî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C 11, s. 447.)

İmam Eş’arî’nin Mu’tezile ekolüne karşı geliştirdiği fikirleri ile Eş’arîlik ortaya çıkmıştır. Eş’arî’nin görüşleri Nizâmü’l-Mülk’ün vezirliği döneminde birçok şehirde kurulan medreseler ile yayılmıştır.16 Onun geniş bir coğrafyada benimsenen görüşleri Türkler arasında inanç esasları alanında genel olarak kabul görmüştür.

Hacı Bayram Velî

Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen Hacı Bayram Velî’nin 14. yüzyılın ilk yarısında Ankara’da doğduğu düşünülmektedir. Asıl adı Nûmân b. Ahmed b. Mahmûd’dur. Medresede tefsir, fıkıh, hadis, tasavvuf gibi ilim dallarında öğrenim gören Hacı Bayram Velî, tasavvufa yönelmeden önce Ankara ve Bursa’da müderrislik yapmıştır. Ankara’da müderrislik yaptığı dönemde Şeyh Hamid-i Velî (Somuncu Baba) tarafından Kayseri’ye davet edilmiştir. Somuncu Baba ile tanıştıktan sonra ona manevi olarak bağlanmış ve o vefat edinceye kadar yanından ayrılmamıştır. Somuncu Baba’nın vefatından sonra Ankara’ya dönmüş ve ömrünün sonuna kadar orada kalmıştır.

Anadolu’da siyasi, dinî, ahlaki ve sosyal düzensizliğin artması, Hacı Bayram Veli’nin müderrisliği bırakıp halkın arasına girmesinde ve tasavvufa yönelmesinde etkili olmuştur. Hacı Bayram Velî’nin görüşleri çerçevesinde oluşan Bayramiyye ekolü, onun ilmî bir kariyere sahip olmasından dolayı Anadolu insanını önemli ölçüde etkilemiştir. (Hamdi Kızıler, “Osmanlılarda İlk Yerel Manevi Oluşum: Hacı Bayram Veli ve Bayramiyye Ekolunun Anadolu’ya Etkisi”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 71-72.) Bayramiyye ekolünün doğuda Darende’den batıda Gelibolu’ya, kuzeyde Çorum’dan, güneyde Karaman’a kadar yayılması, (Hamdi Kızıler, “Osmanlılarda İlk Yerel Manevi Oluşum: Hacı Bayram Veli ve Bayramiyye Ekolunun Anadolu’ya Etkisi”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, 72.) Hacı Bayram Veli’nin Anadolu topraklarında geniş bir coğrafyada etkili olduğunu göstermektedir.

Ahi Evran

Ahi Evran’ın asıl adı, Nâsıruddin Mahmud Ahi Evran b. Abbas’tır. 1171 yılında Azerbaycan’ın Hoy kasabasında dünyaya gelmiştir. Hacı Bektaş Veli ve Mevlânâ ile aynı dönemde yaşayan Ahi Evran, ilk eğitimini, doğduğu yer olan Hoy’da almıştır. Daha sonra Mâverâünnehir bölgesine gitmiş, önemli âlimlerden ilim tahsil etmiştir. Akait, kelam, felsefe, tasavvuf, tefsir, hadis ve fıkıh alanlarında kendini yetiştirmiştir. Özellikle gençliğinde Ahmet Yesevî’nin talebelerinden tasavvuf eğitimi almıştır.

Asya içlerinden Anadolu’ya gelen Ahi Evran, bir süre Denizli, Konya ve Kayseri’de ikamet etmiştir. Birçok şehir ve kasabayı dolaştıktan sonra Kırşehir’e gelip yerleşmiştir. Ömrünün sonuna kadar Kırşehir’de yaşayan Ahi Evran, burada vefat etmiştir.

Ahi Evran, Ahilik teşkilatının kurucusudur ve debbağ (derici) esnafının piridir. Onun, kurulmasına ve yerleşmesine öncülük ettiği Ahilik teşkilatı, bir esnaf teşkilatı olmasının yanı sıra aynı zamanda dinî, ahlaki ve mesleki eğitimin verildiği bir okuldur. Ahiliğin ilkeleri, Türk ticaret geleneğinin yazılı olmayan kurallarını, bir başka deyişle anayasasını oluşturur. İş ve meslek yaşamının, ticaret hayatının ortak değerlerini ve ortak davranış kalıplarını belirler. Aynı zamanda esnaf teşkilatının dayanışma ve iş birliği içinde olmasını amaçlar. Samimiyet, iyi niyet, merhamet, saygı, dayanışma, hizmet, cömertlik, dürüstlük, kibir ve gururdan uzak olma, bencillik etmeme, güzel geçimli olma bu teşkilatta önem verilen başlıca ilkeler arasındadır.

Kırşehir’de bulunan Ahi Evran Zaviyesi, Osmanlı Devleti’nde debbağların ve zanaat sahiplerinin merkezi durumundaydı. Ahî Evran Zâviyesi, XX. yüzyılın başlarına kadar esnaf zümresi üzerindeki etkisini devam ettirmiştir. Ahilik, Anadolu’da halkın birlik ve beraberliğinin kuvvetlendirilmesinde, toplumsal huzur ve güven ortamının sağlanmasında çok önemli rol üstlenmiştir.

Ahi Evran, insanları dürüstçe çalışmaya, üretmeye, insanlara hizmet etmeye ve faydalı olmaya yönlendirmiştir. O, toplumdaki bireylerin her bir kesiminin bir sanat dalına yönlendirilmesi gerektiğini savunmuş ve bunun için çalışmıştır. Devletin de bu anlayışa destek vermesinin gerekliliğini ifade etmiştir. Böyle yapıldığında toplumun ihtiyaçlarının karşılanacağını belirtmiştir. (İlhan Şahin, TDVİA “Ahi Evran” maddesi, C 1, s. 529-530; Ahmet Güner Tarikatlar Ansiklopedisi, s. 14-15.)

Hacı Bektaş Veli

Hacı Bektaş Veli, XIII. yüzyılda yaşamış büyük Türk düşünürü ve mutasavvıfıdır. Asıl adı Bektaş’tır. Sonradan Hacı Bektaş Veli olarak tanınmış ve anılmıştır. Hayatı hakkında kaynaklarda ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır. Tahminen 1209 yılında Horasan’ın Nişabur kentinde doğduğu belirtilmektedir. Moğol İstilası sebebiyle Anadolu’ya göç eden Horasan erenleri arasında yer almıştır. 1271 yılında Nevşehir’e bağlı Sulucahöyük kasabasında (bugünkü Hacıbektaş ilçesinde) vefat etmiştir. En önemli eseri Makâlât adını taşır.

Hacı Bektaş Veli’nin geldiği dönemde Anadolu’da halk zor durumdaydı. Anadolu Selçuklu Devleti’nde taht kavgaları ve parçalanmalar başlamış; siyasi, ekonomik ve kültürel düzen bozulmaya yüz tutmuştu. Horasan erenleriyle birlikte Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş Veli, Antep ve Maraş’tan sonra Sivas’a uğramış, Kırşehir’e gelerek Sulucahöyük’e (bugünkü Hacıbektaş) yerleşmiştir. Burada düşünce ve felsefesini geliştirip yaymış, fikirleri ve sohbetleriyle geniş halk kitleleri üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Kısa zamanda tüm Anadolu’da tanınmış, görüşleri kalabalık halk kitlelerince benimsenmiştir. Onun felsefesi ve tasavvuf anlayışına dayalı olarak Bektaşi tarikatı ortaya çıkıp yaygınlaşmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin sohbetinde ve dergâhında yetişen müritler Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış, hocalarının görüşlerini halk arasında yaymışlardır. Sadece Anadolu’da değil, başta Balkanlar olmak üzere Anadolu dışında da İslam’ın evrensel ilkelerini ve Bektaşiliğin esaslarını anlatmışlardır. Bir Türkmen şeyhi olan Hacı Bektaş Veli, kendi adıyla anılan Bektaşilik tarikatının kurucusu kabul edilmektedir.

Hacı Bektaş Veli bir Türkmen şeyhi olarak hem kendi cemaatine önderlik etmiş hem de Ürgüp yöresinde yaşayan Hristiyanlarla sıkı ilişkiler kurup onların İslam dinini benimsemesinde önemli rol oynamıştır. Ayrıca Şaman inancına mensup Moğolların İslam’ı benimsemeleri için de çaba harcamıştır. (Hacı Bektaş Veli, Makâlât, s. 7-9 ; Ahmet Yaşar Ocak, TDVİA “Hacı Bektaş Veli” maddesi, C 14, s. 455-458; Ahmet Güner, Tarikatlar Ansiklopedisi, s. 80-90.)

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi

Mevlânâ’nın asıl adı Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin’dir. Celaleddin onun lakabıdır. Mevlânâ lakabı da onu yüceltmek amacıyla verilmiştir. Bu ifade, “Efendimiz” manasına gelmektedir. Bunun yanı sıra Mevlânâ, doğduğu şehre nispetle Belhî, hayatını geçirdiği Anadolu’ya nispetle Rûmî lakaplarıyla da anılmıştır. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi 1207 yılında Horasan bölgesindeki Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. 1273 senesinde de Konya’da vefat etmiştir. Görüş ve düşünceleriyle insanlar üzerinde yüzyıllardır derin izler bırakmış olan büyük bir âlim, şair, düşünür ve mutasavvıftır. Hem Türk-İslam âleminde hem de tüm dünyada eserleri asırlardır beğeniyle okunmuştur ve hâlâ da okunmaya devam etmektedir. Onun geniş halk kitlelerini etkileyen fikirleri, görüşleri ve tasavvuf anlayışı, ölümünden sonra oğlu Sultan Veled tarafından sistemleştirilmiş ve Mevlevilik düşüncesinin temellerini oluşturmuştur.

Mevlânâ’nın asıl adı Muhammed b. Muhammed b. Hüseyin’dir. Celaleddin onun lakabıdır. Mevlânâ lakabı da onu yüceltmek amacıyla verilmiştir. Bu ifade, “Efendimiz” manasına gelmektedir. Bunun yanı sıra Mevlânâ, doğduğu şehre nispetle Belhî, hayatını geçirdiği Anadolu’ya nispetle Rûmî lakaplarıyla da anılmıştır. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi 1207 yılında Horasan bölgesindeki Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. 1273 senesinde de Konya’da vefat etmiştir. Görüş ve düşünceleriyle insanlar üzerinde yüzyıllardır derin izler bırakmış olan büyük bir âlim, şair, düşünür ve mutasavvıftır. Hem Türk-İslam âleminde hem de tüm dünyada eserleri asırlardır beğeniyle okunmuştur ve hâlâ da okunmaya devam etmektedir. Onun geniş halk kitlelerini etkileyen fikirleri, görüşleri ve tasavvuf anlayışı, ölümünden sonra oğlu Sultan Veled tarafından sistemleştirilmiş ve Mevlevilik düşüncesinin temellerini oluşturmuştur.

Mevlânâ’nın düşüncelerine dayanan Mevlevilikte sema törenlerinin büyük önemi vardır. Sözlükte işitme, anlamına gelen sema, musiki eşliğinde vecde gelip aşkla dönmeye denir. Semahane denilen mekânlarda yapılan sema törenlerinde naat ve ilahiler okunur, ney ve kudüm vb. aletlerle musiki icra edilir ve belli bir düzen içinde dönülür.

Mevlânâ’nın düşüncesinin temelleri Kur’an ve sünnete dayanır. Onun, “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım ben…” (1) sözü bu durumu açıkça göstermektedir.

Mevlânâ’da insan sevgisinin önemli bir yeri vardır. O; din, dil, ırk ayrımı yapmaksızın herkese Allah’ın (c.c.) yarattığı üstün varlık olarak bakar ve insanlara iyilikle, sevgiyle yaklaşır. İnsanların hatalarını affetmek, onlara hoşgörüyle yaklaşmak gerektiğini belirtir. Hataları dolayısıyla insanların incitilmemesini ister.

“Münafıkla mümini namazda gör. Biri riya, diğeri ibadet ve yalvarmak için kılıyor. Oruç, hac, namaz ve zekât mümin ile kâfirleri belirler. Mümine ibadet ebedî safa, nifak sahiplerine ise can derdidir. İster yaya ister atlı olsun yol arkadaşlarının hatırını sormak gerekir. Düşman da olsa ona ihsanda (iyilikte) bulun. Zira ihsan, düşmanı sana dost eder. Dost olmasa bile düşmanlık azalır. Yani ihsan, düşmanlığa merhem olur. Hasılı güzel ahlaklı ol…Kervan halkının beraberliği, yol vurucuların (eşkıyaların) kılıç ve mızrağına üstünlük sağlar. ” (Mevlânâ, Mesnevi, C 1, s. 51; C2, s. 161, 218.)

Yunus Emre

Yunus Emre, Türk milletinin tarih boyunca yetiştirdiği en büyük şairlerden, düşünürlerden ve mutasavvıflardan biridir. Onun hayatı hakkında çok ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Kaynaklarda, Yunus Emre’nin 1240 yılı dolaylarında dünyaya geldiği belirtilmektedir. Yunus Emre, büyük bir gönül insanı olan Tapduk Emre’nin manevi eğitiminden geçmiştir. Hocasına yıllarca hizmet eden ve kendini tasavvuf yolunda yetiştiren Yunus Emre, tasavvufu en saf ve temiz şekliyle yaşam biçimi hâline getirmiştir. O, hayatı boyunca pek çok şehri dolaşmıştır.

1240 yılında vefat ettiği söylenen Yunus Emre’nin mezarının nerede olduğu tam olarak bilinmemektedir. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hatta Azerbaycan’da ona ait olduğu söylenen mezarlar bulunmaktadır. Yunus Emre’nin, Rislateü’n-Nushiyye ve Divan adlı eserleri olduğu bilinmektedir.

Yunus Emre’nin doğup yaşadığı dönemde Anadolu Türklüğü, Moğol istilası ve iç siyasi çekişmeler sebebiyle zor günler geçiriyordu. Bunun yanı sıra bu dönem, İslamiyete aykırı yorumların, anlayışların ve düşüncelerin de yaygın olarak ortaya çıktığı zamanlardı. İşte böyle bir dönemde Mevlânâ, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Yunus Emre gibi gönül insanları halka yol gösterdiler. Ortaya koydukları eserlerle, samimi sohbetleriyle, şiirleriyle halka İslam’ın en saf, en duru, en doğru şeklini anlatmayı hedeflediler. Yüce dinimizin özünü ifade eden hakikatleri Anadolu insanına aktararak milletimizin birliğini, bütünlüğü korumasında önemli rol oynadılar.

Yunus Emre, şiirlerinde halkın anlayacağı sade bir Türkçe kullanmıştır. Bu yönüyle onun, Türk dilinin korunmasına ve gelişmesine çok önemli katkısı olmuştur. Onun, insanların iç dünyasına hitap eden, onları derinden etkileyen bir üslubu vardır. Yunus Emre’nin az sözle çok mana ifade eden etkileyici şiirleri, asırlardır beğeniyle okunmaktadır. (Mustafa Tatçı, Divan, s. 17-49; Mustafa Tatçı, TDVİA, “Yunus Emre” maddesi”, C 43, s. 600-606.) Yunus Emre şiirlerinde Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) sevgisini çok işlemiştir. O, pek çok şiirinde Allah’a (c.c.) olan derin aşkını, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) olan bağlılığını ve özlemini dile getirir. Yunus Emre, şiirlerinde sadece Allah’ı (c.c.) değil, onun yarattığı her şeyi de sevmek gerektiğini belirtir.

Yunus Emre şiirlerinde dinî, ahlaki ve insani değerleri sıklıkla işler. İnsanları Allah’ı (c.c.) sevmeye, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yolundan gitmeye, dinî emir ve yasaklara uymaya, güzel ahlaklı olmaya, tüm canlılara merhametle yaklaşmaya yönlendirir. İnsanların barış içinde, kardeşçe yaşaması gerektiğini belirten Yunus Emre, toplumda ayrılığa yol açacak söz ve davranışlardan kaçınılmasını ister. İnsanlar arasında ırk, renk, din, dil ayrımı gözetilmemesini öğütler; başkalarına kin ve düşmanlık beslemenin yanlış olduğunu belirtir. Bu konuyla ilgili olarak bir şiirinde şöyle der:

“ Adımız miskindir bizim, düşmanımız kindir bizim.
Biz kimseye kin tutmazuz, kamu âlem yârdır bize.” (Yunus Emre, Divan, s. 267.)

12 Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 299-301.
13 Mustafa Uzunpostalcı, “Ebu Hanife”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 10, s. 131-133.
14 İlyas Çelebi, Ebu Hanife’nin İtikadi Görüşleri, s. 19.